Sosyal Hayal Dünyamız

Sosyal Hayal Dünyamız

2010 yılından başlayarak internetin Twitter, Facebook, Foursquare ve Instagram olarak algılandığı günümüze kadar geçen son 3 yıllık sürede, kişilerin sanal bir hayat oluşturmalarına “çanak tutan” bir sistem oluştu. Artık olmadığımız bir yerde yer bildirimi yapmak, yemediğimiz bir yemeğin ya da kullanmadığımız bir ürünün fotoğrafını paylaşarak bununla ilgili bir yorum yapmak, bizi tanımayan popüler kişilere sanki arkadaşımızmış gibi halka açık mesajlar yazmak, dijital markamızı yansıtan sosyal medya profillerimizin etkileşimlerini yapay olarak arttırmak gibi hataları ama az ama çok hepimiz “ister istemez” yapıyoruz. Bu kişisel olarak egomuzu tatmin etse ve kendimizi daha kalabalık bir çevre ile yaşıyormuşuz gibi hissettirse de aslında sanal olmayan toplumu oluşturan bireylerin, birbirlerine karşı güvensizleşmesine neden oluyor.

İnternetin dünyadaki hemen hemen herkesin hayatına dahil olması ile internet öncesi dönem sonuna kadar yaşanan, sömüren ve sömürülen dünya devletleri ayrımı yeni bir boyut kazandı. İnternetin hayatlarımıza girmesiyle herkesin her bilgiye ve herkese ulaşabileceği, her yere gidebileceği, her istediğine sahip olabileceği ve toplamda kısa yoldan zenginliğe ulaşacağı bir “eşitlik” kavramı ortaya konuldu. Hâlbuki bu durum, internet öncesi dönemde dünyayı sömüren kitlenin aralarına yeni bir oyuncu almayacak şekilde kurdukları sistemin, daha da güçlendirilmiş haliydi.

Çağımızın teknolojik gelişmelerine baktığımız zaman büyük çoğunluğunun internet odaklı olduğunu görüyoruz. Her geçen gün yenisi çıkarılan arabalarda internete ve sosyal medyaya bağlanma yenilikleri getirilmektedir. Yeni nesil buzdolaplarında bile dijital ekranlar üzerinden aile bireyleri birbirlerine notlar oluşturabilmekte, alınacak gıda listelerini çevrimiçi olarak aynı sistemi kullanan tedarikçilere iletebilmekte ve birkaç saat içerisinde kapılarına kadar teslim edilmesini sağlayabilmektedirler. Bu internet odaklı teknolojik gelişimlerde, piyasanın temel oyuncuları olan akıllı telefon ve bilgisayar firmaları arasına yeni bir oyuncunun girmesi neredeyse imkânsızlaşmıştır.

Şimdi diyeceksiniz ki “her geçen gün yeni yerli telefonlar ve bilgisayarlar iç piyasada satışa sunuluyor ve pazardan pay alıyor”… Bu ürünler, teknolojisi ve ürünü oluşturan parçaların yine aynı tedarikçilerden sağlandığı ve sadece farklı bir “kabuk” tasarım ile tarafımıza sunulan markalardan başka bir şey değiller.

Gelişmiş olan, teknolojiyi kullanan değil teknolojiyi üretendir.

Peki, sosyal medya bizi olmadığımız bir insan yapmaya ne zaman başladı?

Facebook’u örnek verelim… Mark Zuckerberg 2004’te Facebook’u ilk kurduğunda sadece Harvard Üniversitesi öğrencilerine yönelik tasarlamıştı. Öğrenciler sadece Harvard’ın kendilerine verdikleri mail adresleri ile Facebook’a üye olabiliyorlardı. Dolayısı ile kendilerini olduklarından çok da farklı gösterme “şansları” yoktu. Zaman içerisinde platformun popülaritesi arttı ve Facebook diğer bölge okullarına ve ABD’nin diğer saygın üniversitelerine de açık hale geldi. Bu günlerde de üniversitelerin öğrencilerine vermiş oldukları mail adresleri ile üye olunabildiği için hala güvenilir bir platformdu.

2006 yılına gelindiğinde Facebook üyelik sistemini değiştirdi ve artık tüm e-mail adreslerine açık hale geldi. Bu değişimle birlikte kimlik güvenirliğinin yıkılmaya başlandığı bir süreç başlamış oldu. Zaman içerisinde ortak ilgi alanlarına göre sosyal ağlarını genişletmelerine olanak tanınan Facebook kullanıcıları, belki hayatlarında hiç ilgilenmedikleri konuları da sosyal profillerindeki ilgi alanlarına eklemeye ve sosyal ağlarını bu yolla genişletmeye başladılar. Facebook’un hayal karakterler ve kurumsal kimlikler ile profil açılmasına izin vermesiyle de süreç ana hatları ile tamamlanmış oldu. Artık insanlar olmak istedikleri kişiler gibi Facebook profilleri açmaya başladılar.

Kişilerin sahip olmadıkları özelliklerle bir profil oluşturmaları, sosyal ağlardaki düşmanları olan “sosyal ego”larını besledi ve ilk başlarda olmak istedikleri kişiye duyulan ilgiden dolayı mutlu olan profil sahipleri, gerçekte kendi iç dünyalarında bu kişi olamadıkları için içinden çıkılmaz mutsuzluk ve tatminsizlikler yaşamaya başladılar.

Peki, Twitter’da durum farklı mı?

Aslında temel hatları ile yapılan hatalar ve düşülen durumlar aynı. Facebook’tan farklı olarak burada yapılan ego ve marka “hile”lerine diğer profil sahiplerini dahil etmek daha kolay. Tanımadığımız insanlarla tanıdık “havası” yaratmak hiç de zor değil.

Akıllı telefonunuz ya da bilgisayar kasanız içerisinde yaşıyor ve gerçek dünyaya hiçbir zaman çıkmıyorsanız, bunu istediğiniz kadar abartabilir ve hatta PhotoShop programı kullanarak sahte ekran görüntüleri ile oyununuzu çok daha eğlenceli bir hale getirebilirsiniz! Ama sosyal medya “cemaat”inizle, gerçek dünyada da muhatap olacaksanız o zaman yandınız…

Marka yönetimi de bir nevi ticarettir. Arz ve talep arasındaki dengeyi sağlayamazsanız başarısız olursunuz. Yaşadığınız şehrin en iyi restoranını açtığınızı düşünün ama bu işletmeyi kimseye duyuramadığınızı ya da kira giderleri endişesiyle restoranınızı olmaması gereken, daha düşük kiralı bir semtte açtığınızı… Semtin sakinlerine fiyatlar yüksek gelecek, çoğu damak tadı olarak yemekleri beğenmeyecek, içerideki dekorasyon lüksünden rahatsız olacak ve bir daha gelmeyecektir. Ya da çok kötü bir restoran açtığınızı ve kötü bir aşçınız olduğunu ele alalım. Halkla ilişkilerinize yüksek bütçeler ayırdığınızı, kentin cemiyet hayatı ve basın mensuplarının, siyasilerin açılışınıza geldiğini… Sonrasında yaşadıkları memnuniyetsizlik ve hayal kırıklıklarını… Sizin olumlu reklamınızı yapmalarını umarak davet ettiğiniz bu ünlü kişilerin artık olumsuz reklamınızı yapacaklarını… Unutmayın ki en büyük reklam “dedikodu”dur ve insanlar memnuniyetlerini birkaç kişiye anlatırlarken, memnuniyetsizliklerini herkese yaymaya çalışırlar.

Sosyal medyada da yukarıdaki restoran örneğini kullanıp kendi markanızı yönetebilirsiniz. Kendinizi sanal ortamda “1 beden” büyük göstermenizde sorun yok… Hatta faydalı bile… Ama bunun bir şartı var ki o da en kısa zamanda kendinize “1 beden büyüme” hedefi koymanız. Hedefe ulaştınız mı, şimdi 1 beden daha… Bu şekilde yazılı ve görsel medyaya oranla sosyal medyanın desteği ile markanızı çok daha hızlı yükseltebilirsiniz. Bu “1 beden” stratejisini “2 beden”e çıkardınız mı o zaman oluşacak sorun içinden çıkılmaz bir hal alacaktır…

Sosyal medya faydalı olduğu kadar, bireyin acımasızca eleştirildiği, eleştirenin de marka değerini yüksek göstermesi nedeni ile belki de gereğinden fazla kaale alındığı bir “dünya”dır. Eleştirel mutsuzluklar yaşamak istemeyen kişi de ister istemez kendini “olmadığı bir kendi” içinde bulur. Ruhu, bedenine yetmeyen kişinin mutsuzlukları da burada başlar…

Mümkün olan en hızlı şekilde markanızı yükseltmeniz ve olduğunuz insan ile mutlu olmanız dileğim ile…

Sevgimle kalın…

%d blogcu bunu beğendi: