“yemek zevki” Dergisi Kasım Köşemi Kaçıranlara

“yemek zevki” Dergisi Kasım Köşemi Kaçıranlara

SOSYOTİK TRENDLER

Ladurée & Godiva vs. Kalust

Çikolata başlı başına bir uzmanlık alanı… 2 aydır bir gastronomi dergisine, çikolata ile ilgili yazı hazırlamak için vakit bulamazken, kısmet dergimizin okurlarınaymış. Geçenlerde Nişantaşı’nda yürürken karşılıklı olarak “gel bana, gel bana” diye seslenen iki markanın arasında durdum.

Önce Ladurée’ye girdim. Paris’in 1862’de kurulan efsane makaroncusu Ladurée birkaç yıl önce İstanbul’daki ilk şubesini Bebek’te açmıştı. Sonrasında İstinye Park şubesini ve Nişantaşı şubelerini ziyaret etmiştim. Hem Paris’teki, hem Milano’daki konseptlerini gezen bir gurme olarak, hep bir eksiklik vardı sanki Türkiye’ye adapte olamayan markanın İstanbul şubelerinde. Makaron gördüğümde aklıma Milano Ladurée’deki sürekli yanan ağır kokulu mumlar gelir. Paris’e üçüncü gidişimde tanıştığım markada ise en garibime giden bu Fransız “şekerparesi” için 17 dk. sıra beklemem olmuştu.

Peki, tüm dünyada kar eden marka Türkiye’de neden tutmadı. Bunun birkaç nedeni var… Öncelikle marka için İstanbul’da bugüne kadar seçilmiş en doğru nokta İstinye Park’tı. Parayı bulup ne yapacağını şaşırmış “itibar” kiralayan tüketici için Ladurée benzeri markaların mağazaları tam bir fırsattır. İstinye Park’ta 20 dk. sıra bekler ve elinizde kocaman bir Ladurée poşetiyle sizi zaten izleyenlerin bulunduğu bir cafe’ye oturursanız, amacınıza ulaşmış olursunuz. Ama Bebek’te ve Nişantaşı’nda sizi Ladurée’den alışveriş yaparken kimse görmez, bu nedenle bu kadar yüksek bir rakamı da kolay kolay bu makaronlara kimse ödemez.

Diyeceksiniz ki “İstinye Park neden tutmadı o zaman?”.

İstinye Park Ladurée’un ortakları, yüksek giderleri nedeni ile geniş Ladurée konseptini önceleri çiçekçi olan küçük bölümde makaron, şampanya, mum, kitaplar, alışveriş çantaları ve reçellerden oluşan bir ürün yelpazesi ile oluşturmuştu. Oysa İstinye Park’ta Ladurée’un restoran konsepti de olmalıydı. Ama markayı ülkemize getiren yatırımcılar hem maddi olarak hem de iş deneyimleri olarak maalesef buna cesaret edemediler.

Bir de müşterilerin yaşadıkları ve bu yazıyı yazmadan birkaç gün önce ziyaret ettiğim Nişantaşı mağazalarında hala devam eden bir “sorun” vardı ki “dostlar” başına! Mağazaya girdiğinizde “Parissienne” edasıyla size “yardımcı” olan satış personeli, her seferinde gümrük sıkıntısından dolayı bulamadığınız makaron çeşitleri, bir lokmaya bir servet ödeyen müşterileri markadan soğuttu.

Gelelim satın aldığım çikolataya. “Les Marquis de Ladurée”… Olur da siz de satın alırsanız kutunun üzerinde tavsiye edilen son tüketim tarihini görebilirsiniz ama üretim tarihi maalesef yok. Tabii insanın aklına ister istemez 95 gr.’lık bitter çikolataya 65.-TL alan markanın bu ürünü pek satamadığı ve bu nedenle üretim tarihini yazmadığı geliyor! Bu durumda bildiğimiz bitter çikolatanın kilosu maalesef KDV dahil 684,21.-TL.

Bir taraftan ay sonunu diğer markada da alışveriş yaparsam nasıl getireceğimi düşünerek, Ladurée’den çıkıp hemen karşısındaki Godiva’ya giriyorum.

Godiva 1926 yılında Belçika’da kurulmuş, Belçika kraliyet sarayının resmi tedarikçisi pozisyonunu kazanmış bir çikolata markası. Godiva Türkiye tüm ürünlerini Belçika’dan tedarik ediyor. Ladurée’den aldığım çikolatanın muadilini bulmaya çalışarak “Godiva Dark Chocolate Almond” satın alıyorum. Paketin üzerinde hem üretim hem son tüketim tarihleri yazılmış. Tadı, Ladurée’den çok daha iyi. 100 gr.’lık tabletin fiyatı ise 12.-TL yani kilosu 120.-TL. Personel güler yüzlü, çikolatalar ikram ediliyor, ürünler hakkında detaylı açıklamalar yapılıyor. Her şey mükemmel…

Godiva’nın kasasına geldiğimde başka markalarda muadili olmayan ürünlerinin olup olmadığını soruyorum. Bana kurutulmuş çilek üzerine sütlü çikolata kaplanmış “Chocolate Strawberries” öneriyorlar. 200 gr.’ı 48.-TL. Benim gibi tatlı tutkunuysanız ve 200 gr’ın hepsini yerseniz içinizi bayıltabiliyor ama şampanyanın yanında iyi bir alternatif. Bu arada “Chocolate Strawberries”i Godiva mağazalarında bulamayabilirsiniz çünkü sınırlı sayıda üretilmiş.

Makaron severlere ve dünyanın en iyi makaronlarını ürettiklerini iddia eden Ladurée çalışanlarına önemli not: Divan ve Baylan pastanelerinin makaronlarının tadına mutlaka bakın. Hem Ladurée önyargısından kurtulmuş olur hem de kredi kartı hesap özetiniz geldiğinde sindirim sorunları yaşamamış olursunuz.

AYIN BALIĞI

Her fırsatta deniz ürünleri sevmediğimi belirtip her hafta Kalamış Marina’da bulunan Develi Balık’a uğrayınca, birkaç gün önce haklı olarak kendilerini yazmadığıma dair bir sitem telefonu geldi. Ben de hemen, müşteri olarak gittiğim Develi Balık’ı ile kez gurme gözü ile ziyaret ettim.

Balıkçıda meze yemeye karşıyımdır. Hem kilo aldırıyor, hem de balığa “yer kalmıyor”.

Bu sefer balık seçimini servis personelime bıraktım… Sarıkanat tavsiye edildi…

Servis personelimi kandıracağım ya… “Tavada istiyorum” dedim… Tuzak soru tabii, sarıkanatın tavası değil fırını ya da ızgarası güzel olur. Develi balık da aynı cevabı verdi ve sözlü sınavdan geçti…

Balığın yanına bir de ince kıyım salata, hem de sızma zeytinyağlı…

Sarıkanat lüferin bir boy küçüğü, çinekopun ise bir boy büyüğüdür. Bildiğim kadarı ile üreme mevsimi gelmiş lüfer olduğu için aslında avlanmamalıdır.

Bu arada rahmetli babamdan öğrendiğim bir “esnaf taktiği”ni sizlerle paylaşayım… Taze balık satın alırken etikette sarıkanat yazısını görürseniz balığın aslında çinekop olduğunu, etikette lüfer yazısını görürseniz balığın aslında sarıkanat olduğunu iddia ederek balıkçınız ile pazarlık yapabilirsiniz…

Balığımın tazeliği ve pişme derecesi oldukça iyiydi ama tereyağında eritilmiş sarımsak sosuyla ızgarası yapılınca sarıkanatın gerçek tadı ortaya çıkıyor. Izgara yapılırken bu detay atlanmış ama tercih meselesi tabii… Servis tabağım, garnitür seçimi ve miktarı ile de gayet başarılıydı.

Fiyata gelince… 1 porsiyon ince kıyım salata 8.-TL, üzerine az miktarda peynir rendelenince 9,5.-TL, 1 porsiyon sarıkanat ise 55.-TL. Fiyat, biraz yüksek gelse de semte göre uygun…

Ziyaretimde beni üzen nokta ise mönüde sarıkanat olmasına rağmen, çoğu balık gibi fiyatının yazılmamış olmasıydı. Bu kadar başarılı bir işletmenin, konu ile ilgili hassasiyetini ve “açıklığını” rica ediyorum…

AYIN BONFİLESİ

Nişantaşı Beymen Brasserie’deki “Café de Paris” soslu bonfile, yanında lezzeti tamamlayan mükemmel kızarmış patatesleri ile sade ama şık bir sunumla, hem gözünüze hem de damak tadınıza hitap ediyor. 49.-TL’lik fiyatı ile biraz pahalı ama Beymen Brasserie Nişantaşı’nın en iyi mekânları arasında… 50 metre ilerisinde, mafya dizilerinden kaçmış abilerle, ağzını şapırdata şapırdata etrafı süzen ablalarla, çok daha kötü bir et yemeğine 35.-TL ödüyorsanız, “yeriniz artık Beymen’dir” derim.

AYIN “SİGARA”SI

İstanbul’da “uygun fiyatlı ve kaliteli köfte” sorarsanız, “Arnavutköy’deki Köfteci Ali Baba” cevabını veririm. 04:00’a kadar açıktır. Geçenlerde 02:00 civarı acıkınca soluğu Ali Baba’da aldım. Uğramışken yazmamak olmaz tabii…

1980’den beri hizmet verir Ali Baba… Rahmetli babam götürürdü beni sık sık. Açıldığı günden beri ailece müdavimiyiz. Köftelerinde soğan yoktur; et, ekmek ve baharat… Yıllardır tadı değişmez, ekmekleri hep tazedir, piyazı deseniz dillere destan…

Sabaha karşı kilo almamdan başka bir şikâyetim olmayacaktı aslında ama çıkışta ocak başındaki arkadaşın sigara içtiğini görünce mecburen uyardım. Haklılığını savunmasaydı kesinlikle yazmazdım ama personelin haklılığını düşünmesi, bu davranışına devam edeceği anlamına geliyor.

Lütfen gereği yapılsın çünkü kimse sigara dumanlı köfte ve piyaz yemek istemez…

VE HER ZAMANKİ GİBİ… AYIN “midpoint”İ

Her ay köşemde midpoint’i eleştiren bir bölüm olunca tepkiler gelmeye başladı… Ofisim Palladium AVM’de olduğundan ve personelini çok sevdiğim için ayağım başka yere götürmüyor sabahları…

Geçenlerde kahvaltıya inmiştim ve omletin yanında kızarmış ekmek istedim. Ve maalesef başka bir “vaka-i midpoint”… Gelen ekmeklerin bir tarafı %100 diğer tarafı %0 kızarmış, hem de hepsinin…

Ne diyeyim… Bir sonraki ay yazacak bir şey çıkmamasını umuyorum…

Aralık sayısında görüşmek dileğim ile… Sevgimle kalın…

%d blogcu bunu beğendi: