Çin’deki Üç Bayrak: ABD, İran ve Çin’in Zorunlu Kavşağı

Önümüzdeki hafta dünyanın gözü Pekin’e çevrilecek. 14–15 Mayıs’ta Donald Trump ile Xi Jinping karşı karşıya gelecek ama bu zirveyi salt bir tarife pazarlığı sananlar oyunun tamamını kaçırıyor. Görünmez bir üçüncü sandalye daha var masada: İran. Ve bu üç ülkeyi aynı anda birbirine bu kadar bağımlı kılan bir konjonktür, son çeyrek asırda neredeyse hiç yaşanmadı.

Her bir tarafın acil bir derdi var, üstelik hiçbiri o derdi tek başına çözebilecek konumda değil. Beyaz Saray gündem yaratacak bir başarı arıyor; zirve İran savaşı yüzünden Mart sonundan bu yana ertelendi ve Trump’ın geri dönüşte gösterecek somut bir sonucu olmak zorunda. Çin’in derdi enerji damarı: ham petrolünün yarıya yakını ve doğal gazının üçte biri Hürmüz’den akıyor, dört aylık stratejik stok bir tampon sağlasa da uzun süreli bir tıkanıklık Pekin için kâbus senaryosu. Tahran ise nefes alamıyor; ihracat tamamen durmadı fakat depolar dolup taşıyor, tankerler kuyrukta bekliyor, kuyularda kalıcı teknik hasarın işaretleri belirmeye başladı.

Düğüm tam burada. Trump’ın elindeki en parlak manşet, Hürmüz krizini çözen lider olarak Pekin’den ayrılmak. Xi’nin Washington’dan koparmak istediği tarife indirimi ve teknoloji erişimi için kullanabileceği en değerli koz, Tahran üzerindeki ekonomik ağırlığı. İran’ın ise yaptırım gevşemesi için hem ABD’ye taviz vermesi hem de Çin’in arabuluculuğunu kabul etmesi gerekiyor; İran rejiminin Trump’la doğrudan masaya oturması iç siyasette taşınamayacak bir maliyet, Pekin koridoru ise bu yükü perdeliyor. Üç oyuncu, aynı eşikten geçmek zorunda.

Pekin’in elinin neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak için son beş yılı hatırlamak yeterli. Çin bugün İran ham petrolünün fiilen tek müşterisi konumunda; günlük alım 1,6 milyon varil seviyesinde ve Ekim 2025’ten beri Tahran, Riyad’ı geride bırakarak Çin’in bir numaralı tedarikçisi haline geldi. Bunun üzerine bir de İran’ın dolar dışı uluslararası ödemelerinin büyük bölümünün yuan üzerinden, Çin limanlarındaki gümrüklü depolar aracılığıyla yürüdüğünü ekleyin. Xi’nin elinde Tahran’a karşı gerçek bir baskı kolu var. Asıl mesele şu: bu kolu hangi karşılıkta indirecek?

Trump’ın pozisyonu ise paradoksal. Bir yandan Çin merkezli rafinerilere ve kırk civarı tankere yaptırım imzalıyor, diğer yandan aynı Xi’den boğazı açma konusunda iyi niyet bekliyor. Yine de cebi boş değil: tarife paketi, Tayvan çevresindeki askeri varlık, onaylanmış ama bekletilen on bir milyar dolarlık silah satışı ve yarı iletken kısıtlamaları, masaya bırakılmaya hazır kartların yalnızca bir kısmı. Dolayısıyla bir hafta sonra başlayacak görüşme, ticaret diplomasisi olmaktan çoktan çıkmış durumda. Formül net: ABD tarifede ve teknoloji kısıtlamasında esneme gösterir, Çin İran’ı müzakereye iter, İran masaya oturur. Üç ihtiyaç, tek paket.

Tarihten basit bir hatırlatma yapmak gerekirse: 1978 Camp David’de İsrail ile Mısır anlaşmadan önce, asıl pazarlığı yapan üçüncü taraf Carter’dı. Begin ile Sedat’ın birbiriyle konuşamadığı her noktada Washington köprü oldu, kefil oldu, fatura ödedi. Anlaşma iki imzayla mühürlendi ama gerçek mimar masaya oturanlardan biri değildi. Pekin’de de benzer bir koreografi kurulmaya çalışılıyor; aradaki tek fark, bu kez köprü konumundaki ülkenin kendi çıkarları için kefil olması.

İran’ın ateşkesi bir füzeyle değil, üç devletin aynı anda denkleştirdiği bir hesap defteriyle uzayabilir. Defter Pekin/Çin’de açılıyor; kim hangi sayfayı imzalar, önümüzdeki hafta belli olacak.

Kalust Şalcıoğlu

ABD – İran Ateşkesi Geldi, Altın Neden Az Sevindi?

Şubat ayının son haftasında fitil ateşlendiğinde, kimse bu yangının nereye kadar ulaşacağını bilmiyordu. Başlangıçta lokalize bir askeri gerilim gibi görünen tablo, kısa sürede küresel bir tehdit haritasına dönüştü. ABD ve İsrail’in sahaya sürdüğü operasyonlar İran’ın doğrudan müdahalesiyle karşılık bulunca, savaşın gölgesi yalnızca topraklar üzerinde değil, dünyanın dört bir yanındaki ekranlarda da belirdi.

Piyasalar bu karmaşaya alışkın değil, ama tecrübeli. Kriz dönemlerinde fiyat hareketleri düz bir çizgi izlemez; yukarı çıkar, aşağı iner, tekrar döner. Yatırımcı psikolojisi saatlerce, hatta dakikalarca değişir. Bu yüzden sürecin fotoğrafını yalnızca belirli günlerin kapanış rakamlarına bakarak çekmeye çalışmak, tablonun büyük kısmını kaçırmak demektir. Gerçek hareket, aradaki dalgalanmada gizlidir.

7 Nisan 2026 gecesi duyurulan ateşkes kararı, beklenmedik bir andı. Piyasalar bunu hemen fiyatlamaya başladı. Gerilimin en kritik düğüm noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın yeniden işlevine kavuşacağına dair beklenti, küresel enerji arzı üzerindeki baskının azalabileceği umudunu beraberinde getirdi. Risk iştahı, kısa bir süreliğine de olsa, yeniden açılır gibi oldu.

Ama bu bir zafer değildi. Ateşkes, savaşın bitişi anlamına gelmez; zaman zaman yalnızca tarafların nefes almak için durakladığı bir araya denk gelir. Finansal sistemler belirsizlik tamamen dağılmadan istikrara kavuşmaz. Güven, bir açıklamayla inşa edilmez; onlarca veri noktasının birikiminden doğar. Eğer mevcut diplomatik tablo kalıcı bir zemine oturmazsa, piyasalar kaldığı yerden dalgalanmaya devam edecek demektir.

İşte tam bu noktada altının davranışı, bu dönemin en ilginç hikayesini oluşturdu.

Kriz büyüdükçe petrol fiyatları sert yükseldi. Yükselen enerji maliyetleri üretimi, lojistiği, tüketim sepetini etkiledi. Enflasyon beklentileri hızla yukarı revize edildi. Bu tablo, merkez bankalarının faizleri daha uzun süre yüksek tutacağı ya da yeni artışlara gidebileceği ihtimalini güçlendirdi.

Faiz beklentileri yükseldiğinde altın sıkışır. Bunun basit bir açıklaması var: Altın herhangi bir getiri sunmaz. Elde tutmak için bir fırsat maliyeti ödersiniz. Faiz oranları düşükken bu maliyet katlanılabilirdir; ama faizler yükseldiğinde tahvil ya da para piyasası aracı gibi getiri sunan varlıklar cazip hale gelir. Yatırımcıların bir kısmı tam da bu hesabı yaparak altından çıktı.

Buna ek olarak bazı kurumsal oyuncuların ve merkez bankalarının kriz ortamında likidite ihtiyacını karşılamak amacıyla altın satışına yöneldiği de gözlemlendi. Normalde yükselmesi beklenen bir varlık, tam da en kritik anlarda fiyat kaybetti. Altının bu hareketi, piyasaların bu kriz dönemini ne kadar çok boyutlu fiyatladığının somut göstergesiydi.

Ateşkes sonrasında ise tablo hâlâ netleşmedi.

Gerilimin kökleri çözüme kavuşmadığı sürece, güvenli varlıklara olan talebin yeniden canlanması kuvvetle muhtemel. Jeopolitik sahne kırılgan olmaya devam ediyor. Büyük güçlerin hesaplanması güç adımlar atabileceği bir ortamda, herhangi bir gelişme mevcut dengeyi kolaylıkla bozabilir. Bir operasyon, bir açıklama, hatta bir söylem değişikliği bile fiyatları yeniden harekete geçirebilir.

Bu nedenle ateşkesi kalıcı bir kırılma noktası olarak konumlandırmak şu an için gerçekçi değil. Piyasalar geçici bir soluklanma aşamasında ve bir sonraki gelişmeyi bekliyor.

Önümüzdeki günlerde diplomatik masada ne konuşulduğundan çok, piyasaların bu konuşmalara nasıl tepki verdiği belirleyici olacak. Çünkü finansal göstergeler, çoğu zaman siyasi söylemlerin çok önünde gerçeği fiyatlar.

Peki altın ne yapacak?

Net konuşmak gerekirse: Yükselecek.

Ateşkes şu an kağıt üzerinde duruyor. Altında çözülmemiş hesaplar, derin bir güvensizlik ve son derece kırılgan bir diplomatik zemin var. Tarihsel olarak bu tür ateşkesler, kalıcı barışın habercisi olmaktan çok yeniden gerilimin öncülü olmuştur.

Faiz baskısı kısa vadede fiyatı tutabilir, hatta biraz daha geri çekebilir. Ama orta vadede üç şey altını yukarı taşıyacak: Belirsizlik devam ediyor, sorun çözülmedi yalnızca ertelendi. Merkez bankaları altın almayı bırakmadı, uzun vadeli talep yapısı bozulmadı. Enflasyon hâlâ masada, reel faizler düştükçe altın nefes alır.

Şu an yaşanan satış dalgası trendden bir kopuş değil, likidite ihtiyacından kaynaklanan geçici bir baskıdır.

Kalust Şalcıoğlu