Yapay Zekânın Bedelini Kim Ödeyecek?

Her büyük teknoloji dalgasının bir de görünmeyen yüzü vardır. Ön planda akıllı sistemler ve hızlı büyüme rakamları dururken, arka planda elektrik hatları, su kaynakları ve bu yükü paylaşmak zorunda kalan toplumlar vardır. Yapay zekâ da bu ikili yapının dışında değil. Bugün asıl merak edilmesi gereken, modellerin ne kadar akıllı olduğu değil; bu zekâyı ayakta tutan altyapının faturasını kimin ödeyeceğidir.

Bu yazının çıkış noktası basit bir düşünce: Yapay zekâ çoğu zaman bir “yazılım devrimi” olarak sunuluyor, oysa özünde bir altyapı ve enerji ekonomisi. Ve tarih boyunca bu tür ekonomilerde asıl kazancı, ürünü değil ürünü mümkün kılan araçları elinde tutanlar elde etti. Bu yüzden yapay zekânın kazananını ve kaybedenini anlamak için modellere değil, onların altındaki fiziksel katmana bakmak gerekiyor.

Altına Değil, Kazma Küreğe Bakın

Bir “altına hücum” dönemini düşünelim. Herkes madene koşar ve zengin olmayı umar. Oysa o dönemi gerçekten kârlı bitirenlerin çoğu altını bulanlar değil, arayanlara kazma, kürek ve erzak satanlardır. Çünkü altının bulunup bulunmayacağı belirsizdir; ama arama sürdükçe alete olan talep kesintisizdir.

Yapay zekâ ekonomisi de benzer bir mantıkla işliyor. En görünür markalar her zaman en çok kazanan olmayabilir. Asıl vazgeçilmez konumda olanlar, bu teknolojinin üretimini fiziksel olarak mümkün kılan halkalardır: gelişmiş çip üretim ekipmanları, enerji altyapısı, soğutma sistemleri, veri iletim ve depolama kapasitesi. Bir yapay zekâ projesi ne kadar parlak olursa olsun, bu halkalardan biri tıkanırsa tüm zincir durur.

Bu nedenle piyasa giderek net bir ayrım yapıyor. Bir şirketin ne kadar köklü ya da tanınmış olduğu artık tek başına yeterli değil. Belirleyici olan tek soru şu: “Bu zincirin yeri doldurulamaz bir parçası mısın, yoksa yerine kolayca bir başkası geçebilir mi?” Yeri doldurulamaz olanlar güçlü talep görürken, dönüşüme geç kalan büyük isimler bir anda gözden düşebiliyor.

Ancak burada bir noktayı atlamamak gerek. Kritik ekipman üreticilerinin bugünkü güçlü sonuçları, tüm sektörün geleceğinin de parlak olduğu anlamına gelmez. Teknoloji ve çip sektörleri doğaları gereği dalgalıdır; talep arttığında herkes kapasiteyi büyütür, talep doyduğunda ise fiyatlar ve kârlar birlikte düşer. Üstelik beklentiler bir şirkete aşırı yüklendiğinde, küçük bir hayal kırıklığı bile sert düşüşlere yol açabilir. Vazgeçilmez olmak, her koşulda kazançlı olmayı garanti etmez.

“Dijital” Sanılan Şeyin Fiziksel Ağırlığı

Yapay zekânın en yanıltıcı tarafı, “dijital” olduğu için hafif ve maliyetsiz sanılmasıdır. Oysa bu teknoloji, sanayi çağının fabrikaları kadar somut bir fiziksel varlığa dayanıyor: büyük veri merkezleri, kesintisiz enerji talebi, yüksek su tüketimi ve sürekli büyüyen bir altyapı ihtiyacı.

Bu gerçek, teknolojinin sınırını da yeniden tanımlıyor. Bir yapay zekâ sisteminin gerçek sınırı yalnızca algoritmanın zekâsı değil; onu besleyen elektrik şebekesinin, su kaynağının ve o bölgede yaşayan insanların taşıma kapasitesidir. Yani artık soru “model ne kadar akıllı olabilir?” değil, “çevresi bu yükü ne kadar kaldırabilir?”

Kamu otoriteleri de bunun farkına varmaya başladı. Bazı yönetimlerin büyük veri merkezlerine sınırlamalar, bekleme dönemleri veya ek yükümlülükler getirmesi tesadüf değil. Gerekçe hep benzer: bu tesisler yerel şebekeyi zorluyor, su kaynaklarını tüketiyor ve doğan maliyetin bir kısmı sıradan tüketicinin faturasına yansıyor. Bu düzenlemelerde öne çıkan talep de açık: tesisler kullandıkları kaynağın gerçek bedelini ödesin, altyapı yatırımlarına katkı sunsun ve kendilerine tanınan ayrıcalıklar yeniden gözden geçirilsin.

Faturanın Adı: Dışsallık

Bu tabloyu iktisadın diliyle okursak, karşımıza “dışsallık” kavramı çıkar. Kısaca: bir faaliyetin fayda ya da maliyeti, o işi yapan tarafın sınırlarını aşıp başkalarının üzerine kalıyorsa, buna dışsallık denir. Bir şirket yatırımını yapar, kârını cebine koyar; ama yarattığı yükün — gerilen şebeke, tükenen su, artan faturalar — bir kısmı toplumun ortak hanesine yazılır.

Yapay zekânın büyümesi tam da bu sorunu görünür kılıyor: kâr özelleşirken maliyet toplumsallaşıyor. Kamu otoritelerinin attığı adımlar da özünde bu dengesizliği düzeltme çabası; yani dışa taşan maliyeti kaynağına geri yansıtmak. Bu yönüyle bugünkü tartışma, geçmişte çevre kirliliği konusunda yaşanan tartışmaların yeni bir biçimidir. Fark şu ki bu kez söz konusu olan baca dumanı değil, elektrik ve su.

Verimlilik Tuzağı: Ucuzladıkça Daha Çok Tüketmek

Yaygın bir iyimserlik var: madem çipler ve modeller sürekli daha verimli hale geliyor, o zaman enerji tüketimi de zamanla azalacak. Bu beklenti sezgisel olarak doğru görünse de, ekonomi tarihinin bir kuralıyla çelişiyor. Bir şeyi kullanmak ucuzladıkça, ona duyulan talep genellikle azalmaz, tam tersine artar.

Bu olguya “Jevons paradoksu” denir. Kömürün daha verimli kullanılmaya başlandığı dönemde toplam kömür tüketiminin düşmek yerine artması, bunun klasik örneğidir. Aynı mantık yapay zekâ için de geçerli: birim işlem başına daha az enerji harcayan çipler, kullanımı o kadar ucuz ve yaygın hale getirir ki toplam talep aşağı değil yukarı gider. Milyonlarca yeni kullanıcı ve her alana yayılan uygulamalar, verimlilikten doğan tasarrufu fazlasıyla yutar.

Üstelik bu tesisler yalnızca çok enerji tüketmiyor; kesintisiz ve güvenilir bir enerji istiyor. Güneşin olmadığı, rüzgârın esmediği saatlerde de çalışmaları gerekiyor. Bu da işi yalnızca üretimle sınırlı bırakmaz: iletim hatları, depolama ve yedek kapasite de gerekir. Bu yatırımların faturasını teknoloji şirketleri değil de sıradan aboneler öderse, ortaya bir yük paylaşımı ve adalet sorunu çıkabilir.

Görünen Rakama Değil, Arkasındaki Yapıya Bakmak

Yapay zekâ ekonomisini doğru okumanın yolu, parlak başlıkların ve tek tek rakamların ötesine geçmekten geçiyor. Çünkü göstergeler çoğu zaman gerçeğin tamamını anlatmaz.

Örneğin borsa endeksleri. Yüzlerce şirketi kapsayan bir endeks, aslında yalnızca birkaç dev tarafından sürükleniyorsa, o endeksin yükselişi ekonominin genel durumunu değil sadece o birkaç şirketin performansını yansıtır. Bu yüzden endeksin yönüne değil, arkasındaki şirketlere de bakmak gerekir.

Benzer bir dikkat enflasyon verileri için de geçerli. Enerji fiyatlarının geçici olarak düştüğü bir dönemde açıklanan olumlu bir enflasyon rakamı, altta yatan baskının çözüldüğü anlamına gelmez. Böyle bir veri, bugünün değil dünün fotoğrafını gösterir; enerji yeniden pahalandığında tablo hızla değişebilir. Bu yüzden geçici düşüşlerden etkilenen “manşet” rakamla, kalıcı eğilimi gösteren “çekirdek” ölçüyü ayırmak gerekir. Sağlıklı bir değerlendirme tek bir aya değil, eğilimin bütününe bakar.

Maliyetin her zaman doğrudan bir fatura olarak gelmediğini de eklemek gerek. Ticaret yollarındaki gerginlikler, düzenleme belirsizlikleri veya bölgesel riskler; sigorta, taşıma ve stok maliyetlerini sessizce yukarı iter. Geleceğe dair belirsizlik yaşayan bir işletme ya fazladan stok tutar ya da kararlarını erteler. Yani hiçbir kriz çıkmasa bile, sırf belirsizliğin kendisi bir maliyete dönüşür.

Üreten ile Tüketen Ayrımı: Kırılgan Dengeler

Yapay zekânın küresel ekonomiye yansıması, ülkeler arasındaki eski bir ayrımı da belirginleştiriyor: üreten mi, yoksa tüketen mi olduğunuz.

Güçlü bir üretim ve ihracat kapasitesine sahip olup iç talebi zayıf kalan ekonomiler, ürettikleri fazlayı ister istemez dış pazarlara yöneltir. Bu da ithalatçı ülkelerde fiyat rekabetini sertleştirir ve korumacılığı güçlendirir. Dışarıya güçlü satış yapmak her zaman içeride sağlıklı bir talebin olduğu anlamına gelmez; kimi zaman tam tersine, iç talebin zayıflığını gizleyebilir.

Kaynağa bağımlı ve dışa açık ekonomiler açısından tablo daha da kırılgandır. Örneğin enerji ithal eden bir ülke için petrol yalnızca bir yakıt fiyatı değildir; aynı anda cari dengeyi, enflasyonu, döviz ihtiyacını, bütçeyi ve faizi etkileyen çok kanallı bir değişkendir. Enerji maliyetindeki bir artış önce akaryakıt ve ulaştırmaya, oradan geniş bir fiyat artışına yayılır; döviz baskısıyla birleştiğinde rezervlerin ve dış finansmanın önemi büyür.

Bu tür ekonomilerde rezerv biriktirmek tek başına bir başarı ölçütü değildir; asıl mesele o rezervin niteliğidir. Yüksek faizle çekilen kısa vadeli para geçici bir tampon sağlar ama kalıcı değildir. Sağlam rezerv; doğrudan yatırımdan, güçlü ihracattan ve sürdürülebilir gelir kaynaklarından beslenir. Kaynağın kalitesi ne kadar iyiyse, sağladığı koruma da o kadar güvenilirdir.

Yatırımcı İçin Basit Bir Pusula

Bu tabloda yön bulmak için birkaç ilke yol gösterici olabilir. Bunlar yatırım tavsiyesi değil, yalnızca bir değerlendirme çerçevesidir.

  • Hikâyeye değil, rakamlara bakın. Şirket nakdini ne hızla tüketiyor, borcunu nasıl çeviriyor, nakit akışı sağlam mı?
  • Enerji şokuna dayanıklılığı ölçün. Enerji yoğunluğu, döviz pozisyonu ve fiyatlama gücü, bir maliyet artışında kimin ayakta kalacağını belirler.
  • Tek bir yere yüklenmeyin. En köklü şirket bile kısa sürede sert değer kaybedebilir; çeşitlendirme bu riski azaltır, tümüyle silmez.
  • Getiriyi kendi para biriminizle ölçün. Kâğıt üstündeki kazanç aldatıcı olabilir; borç ve harcamalarınızın para birimini esas alın.

Sonuç: Soru Değişti

Yapay zekâ tartışması uzun süre “bu balon ne zaman patlar?” sorusu etrafında döndü. Oysa asıl soru artık bu değil. Gerçek soru şu: yapay zekânın getirdiği verimlilik kadar, getirdiği maliyeti kim ve nasıl üstlenecek? Bu dönüşümün finansman ve altyapı riskini kimin sırtına yükleyeceğiz?

Çünkü bu teknoloji artık soyut bir yazılım hikâyesi değil; elektrik faturasına, su kullanımına, çip üretimine, kamu bütçesine ve borsa endeksine dokunan somut bir ekonomi. Bir yanda vazgeçilmez altyapıyı elinde tutanlar güçleniyor, diğer yanda toplumlar ve kamu otoriteleri bu büyümenin maliyetini sınırlamanın yollarını arıyor.

Ekonomiyi anlamak, özünde fiyatların ardındaki maliyetleri ve dengeleri görebilmektir. Yapay zekânın yükselişi de bize eski bir dersi yeni bir dille hatırlatıyor: her parlak vaadin arkasında, çoğu zaman kimsenin göstermek istemediği bir fatura durur. Önemli olan, o faturanın kimin önüne konduğunu görebilmektir.

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır ve yatırım tavsiyesi niteliği taşımaz. Yer alan değerlendirmeler yazarın görüşleridir; finansal kararlarınızı vermeden önce yetkili bir uzmana danışmanız önerilir.

Kalust Şalcıoğlu

Çin, ABD’nin Trafosunu Attırdı

Dünya basını, Beyaz Saray’dan çıkan her cümleyi saatlerce çeviriyor. Buna karşılık Çin’in yıllara yayılmış sessiz planı, neredeyse hiçbir yorumcunun gündemine girmiyor.

Bu yazıda, ismi sıradan bir mühendislik terimi gibi görünen ama günlük hayatın tam ortasında duran bir parçayı ele alacağız. Sabah evinizdeki ışığı yakan elektriği son adımda dönüştüren odur. Hastanelerin yoğun bakım ünitelerine kesintisiz akım sağlayan yedek hatların kalbinde de aynı parça vardır. Google’dan Meta’ya kadar dev sunucu binalarının enerji girişinde de yine aynı isim geçer.

Sayılar rahatsız edici bir tablo çiziyor. Dünyadaki üretimin yaklaşık yüzde altmışı tek bir adresten, Çin’den geliyor. ABD ise iç tüketiminin yalnızca beşte birini kendi fabrikalarında karşılayabiliyor. Üstelik bu açık her sene büyüyor: Washington’ın bu kategorideki Çin alımları yalnızca son üç yılda beş kat arttı.

O parça olmadan dijital ekonomi de yapay zekâ atılımı da modern şehir hayatı da duruyor. Nitekim ABD’de planlanan yapay zekâ veri merkezi projelerinin tam yarısı şu anda yalnızca bu parça yüzünden bekliyor.

Bu ekipmanın adı: Trafo.

Bloomberg’ün Açıkladığı Tablo
Geçtiğimiz günlerde Bloomberg’ün yayımladığı analiz sektörde ses getirdi. Rapora göre 2026 takviminde ABD’de açılması beklenen yapay zekâ veri merkezlerinin neredeyse yarısı ya listeden çıkarıldı ya da ileri bir tarihe ertelendi.

Açıklanan toplam kapasite 12 gigavattı; bunun yalnızca 5 gigavatı şu an gerçekten inşa halinde. Geri kalan 7 gigavat askıda duruyor.

İlginç olan şu: Tıkanma sebebi para değil. Tam tersine, kasalar dolu. Büyük teknoloji şirketleri yalnızca 2026 yılı için yapay zekâ altyapısına 650 milyar dolar ayırdığını duyurdu.

Sıkışma noktası takvimde. Bir yapay zekâ veri merkezi yaklaşık 18 ayda bitirilmek zorunda. Buna karşılık, yüksek kapasiteli bir trafo siparişinin teslimi bugün 5 yıla kadar uzayabiliyor. İki rakam aynı denkleme sığmıyor.

Otuz Yıllık Sessiz Tercih
ABD bu kadar zayıf bir noktaya nasıl geldi? Cevap çeyrek asrı aşan bir tercihler zincirinde gizli.

1990’ların başında ABD ekonomisi hızla yazılım, finans ve hizmet alanlarına kaydı. Trafo, kesici, jeneratör gibi ağır elektrik ekipmanlarının üretimi ülkeden uzaklaştırıldı. Üretim ucuzdu, marjlar yüksekti. Hiçbir karar alıcı, faturanın bir gün masaya geleceğini yüksek sesle söylemedi.

Aynı yıllarda Çin, kameralardan uzakta farklı bir oyun kurdu. Onlarca trafo fabrikası peş peşe açıldı, dünyanın en uzun ve en yüksek voltajlı iletim hattı adım adım inşa edildi. Hiçbir basın toplantısı yapılmadı; sadece kritik halkalar sessiz sedasız tek elde toplandı.

Sonuç bugün ortada: Texas’ta ya da Virginia’da yapay zekâ veri merkezi inşa eden bir müteahhit, temel elektrik bileşenlerinin neredeyse tamamını Çinli tedarikçilerden almak durumunda.

Yeni Restoran Benzetmesi
Şehrin en gözde caddesinde yeni bir restoran açıyorsunuz. Şefiniz Paris’te yetişmiş bir usta, malzemeleriniz İtalya’dan geliyor, mobilyalarınız Danimarka tasarımı. Rezervasyon defteri haftalar öncesinden dolmuş.

Tek bir sorun var: Mutfaktaki ocakları çalıştıracak gaz vanasının anahtarı, başka bir ülkedeki bir tedarikçinin elinde. O vana açılmadan tek bir tabak servis edilemiyor.

Amerika’nın yapay zekâ yarışındaki bugünkü konumu tam olarak bu.

Yalnızca Veri Merkezi Meselesi Değil
Trafonun dokunduğu alan çok daha geniş. Metro vagonlarına akım veren hat, hastanenin ameliyathanesine giden enerji, ATM ağı, su arıtma tesisi, rafineri, liman vinçleri, baz istasyonları… Hepsinde voltajı düzenleyen bu donanım var.

Zincir açık: Trafo şebekenin kalbidir; şebeke şehri besler; şehir ekonomiyi çevirir; ekonomi ulusal güvenliği finanse eder. Yani zincirin ilk halkası, Çin’in vereceği bir karara yalnızca bir adım mesafede.

Yaptırımsız Yaptırım
Çin son altı ayda Washington’a yönelik yeni bir yaptırım açıkladı mı? Hayır.

Çin yönetimi Ocak 2026’da 300 kalem çelik ürün için ihracat lisansı zorunluluğu getirdi; ancak trafo bu listede yer almıyor.

Yeni bir hamleye ihtiyaç da yok. Asıl hamleler çoktan yapılmış: Pazar payı alınmış, sipariş defteri 2026 sonrasına taşmış, bağımlılık yerleşmiş.

Yarın masaya parmak ucuyla dokunmak yetiyor. Sipariş sırasını uzatabilir; 5 yıllık bekleyiş 7-8 yıla çıkar. Üretimi iç piyasaya çekebilir; ABD’ye giden miktar yarı yarıya iner. Lisans listesini genişletebilir; trafonun temel girdileri bir gecede durur.

Hiçbir yasak ilan etmeden, tek bir basın açıklaması yapmadan ABD’nin yapay zekâ hızını istediği gibi düşürebilir.

Yarışın Sessiz Galibi
Bugün dünyanın konuştuğu yapay zekâ modellerinin neredeyse tamamı ABD’li firmalardan çıkıyor: OpenAI, Anthropic, Google DeepMind, xAI ve diğerleri. Yazılımda Washington’ın liderliği tartışılmıyor.

Ne var ki bu modelleri çalıştıracak fiziksel altyapıyı kuracak müteahhitler, sözleşmeleri ellerinde limanları izliyor. Beklenen ekipmanın takvimi, kendi takvimleriyle uyuşmuyor.

Çünkü yapay zekâ yarışını belirleyen şey, kodun zarafeti değil; o kodun arkasındaki elektriğin gücüdür. Vananın ucu ise Çin’in elinde.

Belki de mesele şu tek cümleye sığıyor: Elektriğe sahip olan yapay zekâya sahip olur. Yapay zekâya sahip olan ise geleceğin tamamına.

Kalust Şalcıoğlu

ABD – İran Ateşkesi Geldi, Altın Neden Az Sevindi?

Şubat ayının son haftasında fitil ateşlendiğinde, kimse bu yangının nereye kadar ulaşacağını bilmiyordu. Başlangıçta lokalize bir askeri gerilim gibi görünen tablo, kısa sürede küresel bir tehdit haritasına dönüştü. ABD ve İsrail’in sahaya sürdüğü operasyonlar İran’ın doğrudan müdahalesiyle karşılık bulunca, savaşın gölgesi yalnızca topraklar üzerinde değil, dünyanın dört bir yanındaki ekranlarda da belirdi.

Piyasalar bu karmaşaya alışkın değil, ama tecrübeli. Kriz dönemlerinde fiyat hareketleri düz bir çizgi izlemez; yukarı çıkar, aşağı iner, tekrar döner. Yatırımcı psikolojisi saatlerce, hatta dakikalarca değişir. Bu yüzden sürecin fotoğrafını yalnızca belirli günlerin kapanış rakamlarına bakarak çekmeye çalışmak, tablonun büyük kısmını kaçırmak demektir. Gerçek hareket, aradaki dalgalanmada gizlidir.

7 Nisan 2026 gecesi duyurulan ateşkes kararı, beklenmedik bir andı. Piyasalar bunu hemen fiyatlamaya başladı. Gerilimin en kritik düğüm noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın yeniden işlevine kavuşacağına dair beklenti, küresel enerji arzı üzerindeki baskının azalabileceği umudunu beraberinde getirdi. Risk iştahı, kısa bir süreliğine de olsa, yeniden açılır gibi oldu.

Ama bu bir zafer değildi. Ateşkes, savaşın bitişi anlamına gelmez; zaman zaman yalnızca tarafların nefes almak için durakladığı bir araya denk gelir. Finansal sistemler belirsizlik tamamen dağılmadan istikrara kavuşmaz. Güven, bir açıklamayla inşa edilmez; onlarca veri noktasının birikiminden doğar. Eğer mevcut diplomatik tablo kalıcı bir zemine oturmazsa, piyasalar kaldığı yerden dalgalanmaya devam edecek demektir.

İşte tam bu noktada altının davranışı, bu dönemin en ilginç hikayesini oluşturdu.

Kriz büyüdükçe petrol fiyatları sert yükseldi. Yükselen enerji maliyetleri üretimi, lojistiği, tüketim sepetini etkiledi. Enflasyon beklentileri hızla yukarı revize edildi. Bu tablo, merkez bankalarının faizleri daha uzun süre yüksek tutacağı ya da yeni artışlara gidebileceği ihtimalini güçlendirdi.

Faiz beklentileri yükseldiğinde altın sıkışır. Bunun basit bir açıklaması var: Altın herhangi bir getiri sunmaz. Elde tutmak için bir fırsat maliyeti ödersiniz. Faiz oranları düşükken bu maliyet katlanılabilirdir; ama faizler yükseldiğinde tahvil ya da para piyasası aracı gibi getiri sunan varlıklar cazip hale gelir. Yatırımcıların bir kısmı tam da bu hesabı yaparak altından çıktı.

Buna ek olarak bazı kurumsal oyuncuların ve merkez bankalarının kriz ortamında likidite ihtiyacını karşılamak amacıyla altın satışına yöneldiği de gözlemlendi. Normalde yükselmesi beklenen bir varlık, tam da en kritik anlarda fiyat kaybetti. Altının bu hareketi, piyasaların bu kriz dönemini ne kadar çok boyutlu fiyatladığının somut göstergesiydi.

Ateşkes sonrasında ise tablo hâlâ netleşmedi.

Gerilimin kökleri çözüme kavuşmadığı sürece, güvenli varlıklara olan talebin yeniden canlanması kuvvetle muhtemel. Jeopolitik sahne kırılgan olmaya devam ediyor. Büyük güçlerin hesaplanması güç adımlar atabileceği bir ortamda, herhangi bir gelişme mevcut dengeyi kolaylıkla bozabilir. Bir operasyon, bir açıklama, hatta bir söylem değişikliği bile fiyatları yeniden harekete geçirebilir.

Bu nedenle ateşkesi kalıcı bir kırılma noktası olarak konumlandırmak şu an için gerçekçi değil. Piyasalar geçici bir soluklanma aşamasında ve bir sonraki gelişmeyi bekliyor.

Önümüzdeki günlerde diplomatik masada ne konuşulduğundan çok, piyasaların bu konuşmalara nasıl tepki verdiği belirleyici olacak. Çünkü finansal göstergeler, çoğu zaman siyasi söylemlerin çok önünde gerçeği fiyatlar.

Peki altın ne yapacak?

Net konuşmak gerekirse: Yükselecek.

Ateşkes şu an kağıt üzerinde duruyor. Altında çözülmemiş hesaplar, derin bir güvensizlik ve son derece kırılgan bir diplomatik zemin var. Tarihsel olarak bu tür ateşkesler, kalıcı barışın habercisi olmaktan çok yeniden gerilimin öncülü olmuştur.

Faiz baskısı kısa vadede fiyatı tutabilir, hatta biraz daha geri çekebilir. Ama orta vadede üç şey altını yukarı taşıyacak: Belirsizlik devam ediyor, sorun çözülmedi yalnızca ertelendi. Merkez bankaları altın almayı bırakmadı, uzun vadeli talep yapısı bozulmadı. Enflasyon hâlâ masada, reel faizler düştükçe altın nefes alır.

Şu an yaşanan satış dalgası trendden bir kopuş değil, likidite ihtiyacından kaynaklanan geçici bir baskıdır.

Kalust Şalcıoğlu