Hantavirüs salgını: Covid gibi yayılır mı?

Son günlerde gündeme oturan bir haber var: Atlas Okyanusu’nda seyreden MV Hondius adlı yolcu gemisinde Hantavirüs salgını çıktı, üç kişi hayatını kaybetti. Gemide bulunan Türk yolcular arasında içerik üreticisi Ruhi Çenet de yer aldığını kendi sosyal medya hesabından kamuoyuyla paylaştı.

Doğal olarak akıllara şu soru geldi: “Yeni bir Covid mi geliyor?”

Konuya, panik yapmadan, uzman kaynaklara dayanarak bakalım.

Hantavirüs nedir?

Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre Hantavirüs, esas olarak kemirgenlerin idrar, dışkı ve salyasıyla bulaşan bir virüs. İnsana genelde bu partiküllerin solunmasıyla geçiyor. Ölüm oranı yüksek olabiliyor. Amerika kıtasındaki tipinde %50’ye kadar çıkabiliyor.

Yüksek ölüm oranı kulağa korkutucu geliyor ama bir virüsün pandemiye dönüşmesi için ölümcüllükten çok bulaşma hızı önemli.

Peki Covid gibi yayılır mı?

Konuyla ilgili NPR, CNN, Today ve BBC gibi yayın organlarına konuşan uzmanların ortak yanıtı şu: Çok düşük ihtimal.

Nedenleri şöyle özetleyebilirim:

– Bilinen 20-30 Hantavirüs türünden yalnızca biri (Andes virüsü) çok nadiren insandan insana bulaşabiliyor.
– İnsandan insana geçiş ancak çok yakın temasta gerçekleşiyor; havadan, kolayca yayılmıyor.
– Houston’lı enfeksiyon hastalıkları uzmanı Yancey’nin ifadesiyle: “Bu bir koronavirüs durumu değil; çok sayıda kişiye hızlı yayılım söz konusu olamaz.”
– DSÖ küresel riski “düşük”, ABD CDC ise riski “minimal” olarak ilan etti.

Olayı sıra dışı yapan şey, kapalı bir gemi ortamında aynı anda birden fazla kişide bulaş şüphesi olması. DSÖ önlem amaçlı bunu araştırıyor; bu, virüsün toplulukta sürdürülebilir bir zincir oluşturduğu anlamına gelmiyor.

Sonuç olarak

Hantavirüs ölümcül olabilen ama bulaşıcılığı zayıf bir virüs. Mevcut bilimsel veriler ve resmi sağlık otoritelerinin değerlendirmesi, Covid benzeri küresel bir salgın senaryosunun olası olmadığını gösteriyor.

Haber kapalı bir gemide yaşandığı için dikkat çekti; ancak küresel yayılım profili itibarıyla Covid’le kıyaslanacak bir tablo söz konusu değil.

Kaynaklar: Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ABD Hastalık Kontrol Merkezi (CDC), NPR, CNN, BBC Türkçe, Today, The Week, WSJ. Bu paylaşım bilgilendirme amaçlıdır, tıbbi tavsiye niteliği taşımaz.

Kalust Şalcıoğlu

Çin’deki Üç Bayrak: ABD, İran ve Çin’in Zorunlu Kavşağı

Önümüzdeki hafta dünyanın gözü Pekin’e çevrilecek. 14–15 Mayıs’ta Donald Trump ile Xi Jinping karşı karşıya gelecek ama bu zirveyi salt bir tarife pazarlığı sananlar oyunun tamamını kaçırıyor. Görünmez bir üçüncü sandalye daha var masada: İran. Ve bu üç ülkeyi aynı anda birbirine bu kadar bağımlı kılan bir konjonktür, son çeyrek asırda neredeyse hiç yaşanmadı.

Her bir tarafın acil bir derdi var, üstelik hiçbiri o derdi tek başına çözebilecek konumda değil. Beyaz Saray gündem yaratacak bir başarı arıyor; zirve İran savaşı yüzünden Mart sonundan bu yana ertelendi ve Trump’ın geri dönüşte gösterecek somut bir sonucu olmak zorunda. Çin’in derdi enerji damarı: ham petrolünün yarıya yakını ve doğal gazının üçte biri Hürmüz’den akıyor, dört aylık stratejik stok bir tampon sağlasa da uzun süreli bir tıkanıklık Pekin için kâbus senaryosu. Tahran ise nefes alamıyor; ihracat tamamen durmadı fakat depolar dolup taşıyor, tankerler kuyrukta bekliyor, kuyularda kalıcı teknik hasarın işaretleri belirmeye başladı.

Düğüm tam burada. Trump’ın elindeki en parlak manşet, Hürmüz krizini çözen lider olarak Pekin’den ayrılmak. Xi’nin Washington’dan koparmak istediği tarife indirimi ve teknoloji erişimi için kullanabileceği en değerli koz, Tahran üzerindeki ekonomik ağırlığı. İran’ın ise yaptırım gevşemesi için hem ABD’ye taviz vermesi hem de Çin’in arabuluculuğunu kabul etmesi gerekiyor; İran rejiminin Trump’la doğrudan masaya oturması iç siyasette taşınamayacak bir maliyet, Pekin koridoru ise bu yükü perdeliyor. Üç oyuncu, aynı eşikten geçmek zorunda.

Pekin’in elinin neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak için son beş yılı hatırlamak yeterli. Çin bugün İran ham petrolünün fiilen tek müşterisi konumunda; günlük alım 1,6 milyon varil seviyesinde ve Ekim 2025’ten beri Tahran, Riyad’ı geride bırakarak Çin’in bir numaralı tedarikçisi haline geldi. Bunun üzerine bir de İran’ın dolar dışı uluslararası ödemelerinin büyük bölümünün yuan üzerinden, Çin limanlarındaki gümrüklü depolar aracılığıyla yürüdüğünü ekleyin. Xi’nin elinde Tahran’a karşı gerçek bir baskı kolu var. Asıl mesele şu: bu kolu hangi karşılıkta indirecek?

Trump’ın pozisyonu ise paradoksal. Bir yandan Çin merkezli rafinerilere ve kırk civarı tankere yaptırım imzalıyor, diğer yandan aynı Xi’den boğazı açma konusunda iyi niyet bekliyor. Yine de cebi boş değil: tarife paketi, Tayvan çevresindeki askeri varlık, onaylanmış ama bekletilen on bir milyar dolarlık silah satışı ve yarı iletken kısıtlamaları, masaya bırakılmaya hazır kartların yalnızca bir kısmı. Dolayısıyla bir hafta sonra başlayacak görüşme, ticaret diplomasisi olmaktan çoktan çıkmış durumda. Formül net: ABD tarifede ve teknoloji kısıtlamasında esneme gösterir, Çin İran’ı müzakereye iter, İran masaya oturur. Üç ihtiyaç, tek paket.

Tarihten basit bir hatırlatma yapmak gerekirse: 1978 Camp David’de İsrail ile Mısır anlaşmadan önce, asıl pazarlığı yapan üçüncü taraf Carter’dı. Begin ile Sedat’ın birbiriyle konuşamadığı her noktada Washington köprü oldu, kefil oldu, fatura ödedi. Anlaşma iki imzayla mühürlendi ama gerçek mimar masaya oturanlardan biri değildi. Pekin’de de benzer bir koreografi kurulmaya çalışılıyor; aradaki tek fark, bu kez köprü konumundaki ülkenin kendi çıkarları için kefil olması.

İran’ın ateşkesi bir füzeyle değil, üç devletin aynı anda denkleştirdiği bir hesap defteriyle uzayabilir. Defter Pekin/Çin’de açılıyor; kim hangi sayfayı imzalar, önümüzdeki hafta belli olacak.

Kalust Şalcıoğlu

ABD–İran Savaşı, Dünya Basının Duyurduğu Gibi Gerçekten Bitti mi, Yoksa Bu Bitiş Sadece Kâğıt Üzerinde mi?

Donald Trump’ın gönderdiği bir mektup, İran’la ilgili askeri süreci sadece sahada değil, hukuki açıdan da yeni bir tartışmanın içine soktu. Çünkü mesele artık “çatışma var mı, yok mu?” sorusundan ibaret değil. Asıl soru şu: Savaş başlatma yetkisi kimin elinde ve nasıl kontrol ediliyor?

Yasanın Çizdiği Çerçeve

ABD’de başkanın savaş yetkisini sınırlayan bir yasa var: War Powers Resolution. Bu yasa açık bir kural koyuyor: Kongre onayı olmadan yürütülen bir askeri operasyon 60 günü geçemez. Sürenin sonunda ya Kongre’den onay alınmalı ya da operasyon sona erdirilmeli.

Süreç Nasıl İşledi?

Saldırı Şubat sonunda İran’a yönelik operasyonla başladı. Mart başında Kongre’ye resmi bildirim yapıldı ve 60 günlük geri sayım bu noktada işlemeye başladı.

Süre dolduğunda Kongre dört ayrı oylama yaptı, ama hiçbiri sonuç vermedi. Siyasi ayrışma yüzünden ne açık bir onay çıktı ne de net bir engelleme oluştu.

Normal şartlarda bu tablo, operasyonun durdurulmasını gerektirirdi. Ancak bu kez farklı bir adım atıldı: Beyaz Saray bir mektup gönderdi.

Mektubun İçeriği

Mektupta şu savunuldu: 7 Nisan’dan itibaren ABD ile İran arasında aktif bir çatışma yok, dolayısıyla “düşmanlık hali” sona erdi. Bu yorumla birlikte 60 günlük sürecin hukuken geçersiz hale geldiği ileri sürüldü. Yani takvim fiilen durduruldu.

Ama sahadaki tablo bu anlatıyla tam olarak örtüşmüyor. Hürmüz Boğazı çevresinde askeri hareketlilik sürüyor, donanma unsurları bölgede bulunuyor ve yaptırımlar hâlâ yürürlükte. Yani gerilim pratikte bitmedi; sadece tanımı değişti.

Mektubun En Kritik Noktası

Mektubun en tartışmalı kısmı şu varsayıma dayanıyor: İleride yeniden bir çatışma ya da gerilim çıkarsa, bu yeni bir başlangıç sayılacak ve 60 günlük süre baştan işleyecek. Bu da teorik olarak sürecin defalarca “sıfırlanabilmesi” anlamına geliyor.

Gelen Tepkiler

Bu yaklaşım hem hukukçular hem de siyasetçiler tarafından sert şekilde eleştiriliyor:

  • Josh Hawley, yasanın olduğu gibi uygulanması gerektiğini savunuyor.
  • John Curtis, Kongre onayı olmadan süren askeri faaliyetlere destek vermeyeceğini açıkladı.
  • American Civil Liberties Union (ACLU), yasanın böyle bir esneklik tanımadığını vurguluyor.

Asıl Mesele: Savaş Yetkisinin Sınırı

Tüm bu tartışmanın özünde aslında İran’dan çok daha büyük bir mesele yatıyor: savaş yetkisinin sınırı. Eğer bir başkan, “çatışma bitti” ve “çatışma yeniden başladı” yorumlarıyla yasal süreyi sürekli yeniden başlatabiliyorsa, Kongre’nin denetim gücü fiilen zayıflamış olur.

Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca bir dış politika gelişmesi değil; aynı zamanda savaş yetkisinin nasıl tanımlandığına dair bir güç mücadelesi olarak görülüyor.

Ve bu çerçevede asıl soru hâlâ açık: Savaş gerçekten bitti mi, yoksa sadece kâğıt üzerinde mi yeniden tanımlandı?

Kalust Şalcıoğlu

Çin, ABD’nin Trafosunu Attırdı

Dünya basını, Beyaz Saray’dan çıkan her cümleyi saatlerce çeviriyor. Buna karşılık Çin’in yıllara yayılmış sessiz planı, neredeyse hiçbir yorumcunun gündemine girmiyor.

Bu yazıda, ismi sıradan bir mühendislik terimi gibi görünen ama günlük hayatın tam ortasında duran bir parçayı ele alacağız. Sabah evinizdeki ışığı yakan elektriği son adımda dönüştüren odur. Hastanelerin yoğun bakım ünitelerine kesintisiz akım sağlayan yedek hatların kalbinde de aynı parça vardır. Google’dan Meta’ya kadar dev sunucu binalarının enerji girişinde de yine aynı isim geçer.

Sayılar rahatsız edici bir tablo çiziyor. Dünyadaki üretimin yaklaşık yüzde altmışı tek bir adresten, Çin’den geliyor. ABD ise iç tüketiminin yalnızca beşte birini kendi fabrikalarında karşılayabiliyor. Üstelik bu açık her sene büyüyor: Washington’ın bu kategorideki Çin alımları yalnızca son üç yılda beş kat arttı.

O parça olmadan dijital ekonomi de yapay zekâ atılımı da modern şehir hayatı da duruyor. Nitekim ABD’de planlanan yapay zekâ veri merkezi projelerinin tam yarısı şu anda yalnızca bu parça yüzünden bekliyor.

Bu ekipmanın adı: Trafo.

Bloomberg’ün Açıkladığı Tablo
Geçtiğimiz günlerde Bloomberg’ün yayımladığı analiz sektörde ses getirdi. Rapora göre 2026 takviminde ABD’de açılması beklenen yapay zekâ veri merkezlerinin neredeyse yarısı ya listeden çıkarıldı ya da ileri bir tarihe ertelendi.

Açıklanan toplam kapasite 12 gigavattı; bunun yalnızca 5 gigavatı şu an gerçekten inşa halinde. Geri kalan 7 gigavat askıda duruyor.

İlginç olan şu: Tıkanma sebebi para değil. Tam tersine, kasalar dolu. Büyük teknoloji şirketleri yalnızca 2026 yılı için yapay zekâ altyapısına 650 milyar dolar ayırdığını duyurdu.

Sıkışma noktası takvimde. Bir yapay zekâ veri merkezi yaklaşık 18 ayda bitirilmek zorunda. Buna karşılık, yüksek kapasiteli bir trafo siparişinin teslimi bugün 5 yıla kadar uzayabiliyor. İki rakam aynı denkleme sığmıyor.

Otuz Yıllık Sessiz Tercih
ABD bu kadar zayıf bir noktaya nasıl geldi? Cevap çeyrek asrı aşan bir tercihler zincirinde gizli.

1990’ların başında ABD ekonomisi hızla yazılım, finans ve hizmet alanlarına kaydı. Trafo, kesici, jeneratör gibi ağır elektrik ekipmanlarının üretimi ülkeden uzaklaştırıldı. Üretim ucuzdu, marjlar yüksekti. Hiçbir karar alıcı, faturanın bir gün masaya geleceğini yüksek sesle söylemedi.

Aynı yıllarda Çin, kameralardan uzakta farklı bir oyun kurdu. Onlarca trafo fabrikası peş peşe açıldı, dünyanın en uzun ve en yüksek voltajlı iletim hattı adım adım inşa edildi. Hiçbir basın toplantısı yapılmadı; sadece kritik halkalar sessiz sedasız tek elde toplandı.

Sonuç bugün ortada: Texas’ta ya da Virginia’da yapay zekâ veri merkezi inşa eden bir müteahhit, temel elektrik bileşenlerinin neredeyse tamamını Çinli tedarikçilerden almak durumunda.

Yeni Restoran Benzetmesi
Şehrin en gözde caddesinde yeni bir restoran açıyorsunuz. Şefiniz Paris’te yetişmiş bir usta, malzemeleriniz İtalya’dan geliyor, mobilyalarınız Danimarka tasarımı. Rezervasyon defteri haftalar öncesinden dolmuş.

Tek bir sorun var: Mutfaktaki ocakları çalıştıracak gaz vanasının anahtarı, başka bir ülkedeki bir tedarikçinin elinde. O vana açılmadan tek bir tabak servis edilemiyor.

Amerika’nın yapay zekâ yarışındaki bugünkü konumu tam olarak bu.

Yalnızca Veri Merkezi Meselesi Değil
Trafonun dokunduğu alan çok daha geniş. Metro vagonlarına akım veren hat, hastanenin ameliyathanesine giden enerji, ATM ağı, su arıtma tesisi, rafineri, liman vinçleri, baz istasyonları… Hepsinde voltajı düzenleyen bu donanım var.

Zincir açık: Trafo şebekenin kalbidir; şebeke şehri besler; şehir ekonomiyi çevirir; ekonomi ulusal güvenliği finanse eder. Yani zincirin ilk halkası, Çin’in vereceği bir karara yalnızca bir adım mesafede.

Yaptırımsız Yaptırım
Çin son altı ayda Washington’a yönelik yeni bir yaptırım açıkladı mı? Hayır.

Çin yönetimi Ocak 2026’da 300 kalem çelik ürün için ihracat lisansı zorunluluğu getirdi; ancak trafo bu listede yer almıyor.

Yeni bir hamleye ihtiyaç da yok. Asıl hamleler çoktan yapılmış: Pazar payı alınmış, sipariş defteri 2026 sonrasına taşmış, bağımlılık yerleşmiş.

Yarın masaya parmak ucuyla dokunmak yetiyor. Sipariş sırasını uzatabilir; 5 yıllık bekleyiş 7-8 yıla çıkar. Üretimi iç piyasaya çekebilir; ABD’ye giden miktar yarı yarıya iner. Lisans listesini genişletebilir; trafonun temel girdileri bir gecede durur.

Hiçbir yasak ilan etmeden, tek bir basın açıklaması yapmadan ABD’nin yapay zekâ hızını istediği gibi düşürebilir.

Yarışın Sessiz Galibi
Bugün dünyanın konuştuğu yapay zekâ modellerinin neredeyse tamamı ABD’li firmalardan çıkıyor: OpenAI, Anthropic, Google DeepMind, xAI ve diğerleri. Yazılımda Washington’ın liderliği tartışılmıyor.

Ne var ki bu modelleri çalıştıracak fiziksel altyapıyı kuracak müteahhitler, sözleşmeleri ellerinde limanları izliyor. Beklenen ekipmanın takvimi, kendi takvimleriyle uyuşmuyor.

Çünkü yapay zekâ yarışını belirleyen şey, kodun zarafeti değil; o kodun arkasındaki elektriğin gücüdür. Vananın ucu ise Çin’in elinde.

Belki de mesele şu tek cümleye sığıyor: Elektriğe sahip olan yapay zekâya sahip olur. Yapay zekâya sahip olan ise geleceğin tamamına.

Kalust Şalcıoğlu

Kuantum Dolanıklığı: Evrenin En Tuhaf Aşk Hikâyesi

Bilim insanlarına “evrendeki en garip şey nedir?” diye sorsanız, çoğu aynı cevabı verir: kuantum dolanıklığı. Einstein bile bu fikirden öyle rahatsız olmuştu ki ona “uzaktan ürpertici etkileşim” adını taktı. Peki nedir bu ürpertici şey?

Kısaca söylersek: Evrende bazı parçacık çiftleri vardır ki, biri ne yaparsa diğeri ona “uyumlu” şekilde davranır (aralarındaki mesafe bir santimetre de olsa, bir galaksi de olsa fark etmez).

İkiz kardeşler ve aynı anda yenen dondurma
Şöyle düşünün: Türkiye’de yaşayan bir ikiz, Japonya’da yaşayan diğer ikizini hiç aramadan, mesajlaşmadan, tam olarak o saniyede aynı dondurmayı sipariş ediyor. Üstelik bu, bir kez değil, her seferinde oluyor.

Sıradan ikizlerde bu olmaz ama “kuantum ikizleri” tam olarak böyle davranır. İşin daha da tuhaf yanı: Hangi dondurmayı seçeceklerini önceden kimse bilmiyor, siparişi verdikleri anda kararlaştırılıyor gibi görünüyor ama yine de birbirleriyle uyumlu çıkıyor.

Kafelerdeki menü oyunu
Daha somut bir örnek vereyim. İki arkadaşınız aynı anda iki farklı şehirdeki kafeye giriyor. Kurallar şöyle:

Menüye bakmadan sipariş verecekler

Aralarında hiçbir iletişim yok

İkisinin de seçimi tamamen rastgele görünüyor

Normal şartlarda bu iki kişinin sürekli aynı şeyi söylemesi imkânsızdır ama kuantum dolanıklığında öyle bir şey oluyor ki, sonuçları yan yana koyduğunuzda şansla açıklanamayacak kadar uyumlu çıkıyor. Sanki ikisi tek bir kişiymiş, aynı zihinden iki ağız konuşuyormuş gibi.

Fizikçiler bu deneyleri laboratuvarda binlerce kez yaptı. Sonuç hep aynı: parçacıklar birbirleriyle “konuşuyor” gibi davranıyor ama hiçbir mesaj göndermeden.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?
İşte gerçek sürpriz burada. Klasik fizik bize şöyle der: “Eğer iki şey birbirine uyumluysa, ya birbirleriyle iletişim kuruyorlardır ya da en başından beri kararları bellidir”.

Kuantum dünyasında ikisi de doğru değil. Parçacıklar; ölçümden önce gerçekten “kararsız” durumdadırlar yani sonuç önceden yazılmış değildir; birbirlerine mesaj da göndermiyorlar yani arada hiçbir sinyal yok; yine de sonuçları her seferinde uyumlu çıkıyor.

Sanki evren, bu iki parçacığa ayrı ayrı bakmamızı reddediyor: “Onlar iki şey değil, tek bir şey,” diyor.

Yazı tura ve kayıp para
Şimdi bir benzetme yapayım, ama sonunda neden eksik kaldığını da göstereyim.

Cebinizde iki bozuk para var: biri 1 lira, biri 5 lira. Bir tanesini düşünmeden cebinize, diğerini kız kardeşinizin çantasına koyuyorsunuz. O Berlin’e uçuyor. Cebinizi yokladığınızda 1 lirayı görüyorsanız, kardeşinizin çantasında 5 liranın olduğunu kesin olarak biliyorsunuz.

Kulağa kuantum dolanıklığı gibi geldi, değil mi? Ama değil. Çünkü o paralar en başından beri belliydi, sadece siz bilmiyordunuz.

Kuantum dolanıklığında durum farklı… Paralar cebinize girdiği anda henüz 1 lira ya da 5 lira değil. İkisi de aynı anda her ikisi gibi. Siz cebinizi yoklayıp baktığınız o saniyede baktığınız paranın 1 lira ı 5 lira mı olacağına karar veriliyor ve aynı saniyede Berlin’deki paranın da hangisi olacağı belirleniyor.

Fark şu… Klasik dünyada bilgi gizlidir. Kuantum dünyasında bilgi henüz var olmamıştır.

“Madem anında etkileniyor, mesaj gönderebilir miyiz?”
Bu sorunun cevabı her bilim meraklısını üzer: Hayır.

Mantık olarak şöyle olmalıymış gibi gelir: “Madem İstanbul’daki parçacığa dokununca Mars’taki anında değişiyor, o zaman Mars’a saniyenin milyonda biri kadar sürede mesaj gönderebiliriz!”

Ama olmuyor çünkü; sizin ölçümünüzün sonucu tamamen rastgele; “Şu sonucu çıkarayım da karşı taraf anlasın” diyemiyorsunuz; karşı taraf sadece rastgele görünen bir sonuç görüyor.

Tıpkı iki kişiye aynı anda yazı tura attırmak gib;: tutarsalar bile, hangi yüzün geleceğine kimse karar veremediği için mesaj iletilmiş olmaz. Korelasyonu ancak sonradan, telefonla konuşup sonuçları karşılaştırdıklarında fark ederler.

Yani evrenin “ışık hızından hızlı bilgi gönderilemez” kuralı hâlâ sağlam.

Sonuç: İki değil, tek!
Kuantum dolanıklığını anlamanın en iyi yolu, “iki parçacık birbirine bağlı” diye düşünmeyi bırakıp şöyle düşünmektir:

Onlar zaten tek bir şey. Sadece evrenin iki farklı köşesinde görünüyorlar.

Bir tarafa müdahale ettiğinizde, diğerini de etkilemiş oluyorsunuz çünkü o “diğer” aslında ayrı bir varlık değil. Mesafe bu denklemde hiç yok. Ay’da olsa, başka galakside olsa fark etmez.

Bu yüzden Einstein rahatsız olmuştu, fizikçiler hâlâ üzerine çalışıyor ve bu garip bağ kuantum bilgisayarların, kuantum şifrelemenin ve belki de gelecekteki kuantum internetin temelini oluşturuyor.

Belki de evren bize şunu söylüyor: “Her şeyi ayrı ayrı görmeye o kadar alıştınız ki, bazı şeylerin gerçekten ‘bir’ olabileceğini unuttunuz.”

Kalust Şalcıoğlu

ÜNİVERSİTEDE ÖĞRENCİLERE BİLGİSAYARLARINI KAPATTIRAN CÜMLE…

Yapay zekanın en bilinen isimlerinden Profesör Andrew Ng, Stanford Üniversitesi’ndeki dersine öyle bir cümleyle başladı ki, sınıftaki öğrencilerin neredeyse yarısı dizüstü bilgisayarlarını kapattı. Söylediği şey sadece bir uyarı değildi; aynı zamanda önümüzdeki on yılda iş dünyasının nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir öngörüydü:

“Önümüzdeki 10 yılda kazananları kaybedenlerden ayıracak şey, iyi kod yazabilmek olmayacak.”

Peki neden böyle söyledi? Çünkü yapay zeka sayesinde artık herkes çok hızlı üretim yapabiliyor. Yani “bir işi nasıl yaparım” sorusu eski önemini yitirdi. Asıl soru şu hale geldi: “Hangi işi yapmaya değer?” Yanlış bir konuda harika çözümler üretenler, doğru konuda eksik çözümler sunanların gerisinde kalıyor. Kısacası, hangi kapıyı çaldığınız, o kapıyı ne kadar güzel çaldığınızdan daha önemli.

Peki hangi işin uğraşmaya değer olduğunu nasıl anlayacağız? Andrew Ng burada üç adımlı, oldukça sert bir eleme yöntemi öneriyor:

  1. Adım: Bunu gerçekten isteyen biri var mı?

Çoğu insan sadece kendisine “havalı” gelen fikirlere takılıp kalıyor. Oysa önemli olan, sizin ne kadar heyecanlandığınız değil, başkalarının bu çözüme ne kadar ihtiyaç duyduğu. Şu soruyu kendinize sorun: İnsanlar bunun için para öder mi? Ya da her gün kullanır mı? Cevap “hayır” ise, ne kadar zekice bir fikir olursa olsun, karşılığını bulması zor olacaktır.

  1. Adım: Bunu sıradan bir yapay zeka zaten halledebilir mi?

ChatGPT gibi genel bir yapay zekaya tek bir komutla çözdürebileceğiniz bir işe vakit harcamayın. Çünkü böyle çözümleri herkes kolayca kopyalayabilir ve değerini hızla kaybeder. Asıl kazandıran fikirler; yapay zekanın gücüyle sizin kendi alanınızdaki bilginizin, deneyiminizin ve elinizdeki özel verilerin birleştiği yerde ortaya çıkıyor. İşte rakiplerinizin kolayca ulaşamayacağı o “korunaklı alan” burası.

  1. Adım: Bunu 7 gün içinde yayına alabilir misin?

Belki de en önemli kural bu. Aylarca kapalı kapılar ardında “kusursuz ürün” yapmaya çalışanlar neredeyse her zaman kaybediyor. Kazananlar ise eksik, çirkin, hatta biraz utandırıcı bile olsa “çalışan” bir ilk sürümü hızla piyasaya süren ve sonra kullanıcılardan gelen geri bildirimlerle ürünü adım adım geliştirenler. Yani önce sahaya çıkıyorlar, sonra öğrenerek büyüyorlar.

Sonuç: Mükemmellik beklemek size pahalıya patlar.

Sonuç olarak, “her şey kusursuz olsun” düşüncesi bugün artık bir erdem değil, ciddi bir dezavantaj. Bu dönemin kazananları en temiz kodu yazanlar ya da en güzel tasarımı yapanlar değil. Kazananlar; doğru problemi bulan ve rakipleri daha düşünme aşamasındayken o “henüz tam olmamış” ürünü cesurca piyasaya çıkaranlar. Çünkü yapay zeka çağı; teknik ustalığı değil, doğru sezgiyi, hızı ve sürekli geliştirme disiplinini ödüllendiriyor.

Kalust Şalcıoğlu

Küresel Yarı İletken Yükselişi

YASAL UYARI
Bu yazı yatırım tavsiyesi değildir. Yalnızca kamuya açık kaynaklara dayalı bilgilendirme ve eğitim amaçlıdır. Burada yer alan hiçbir ifade alım, satım veya elde tutma tavsiyesi olarak yorumlanmamalıdır. Geçmiş performans gelecekteki getirilerin garantisi değildir. Sermaye piyasası araçları anaparanın tamamının kaybedilmesi dahil ciddi riskler taşır. Yatırım kararları kişisel risk profili, vade, likidite ihtiyacı ve vergisel durum gibi unsurlara göre değişir; herhangi bir karar öncesinde SPK lisanslı bir yatırım danışmanına başvurulması gerekmektedir.

  1. Genel Tablo: Yükseliş Tek Bölgeye Sıkışmış Değil
    2026’nın ilk dört ayında yarı iletken hisselerinde gözlenen yükseliş, ABD’ye özgü bir hareket değildir. ABD’de Philadelphia Yarı İletken Endeksi (SOX) yıl başından bu yana yaklaşık %48 primlenmiştir; ancak Asya ve Avrupa’daki bazı şirketler bu getiriyi belirgin biçimde aşmıştır (Barchart).

Yükselişin temelinde tek bir tema yatmaktadır: yapay zeka altyapı yatırımları (AI capex). Deloitte’un 2026 sektör görünümüne göre küresel çip satışlarının bu yıl 975 milyar dolara ulaşması ve büyüme oranının %22’den %26’ya hızlanması beklenmektedir (Deloitte).

  1. Bölgesel Görünüm
    2.1. ABD — Tasarım ve GPU Ağırlıklı

SOX endeksi YBB +%48, son 1 ay +%33 (Barchart).

NVIDIA, 24 Nisan 2026’da yaklaşık altı ayın zirvesine çıkarak piyasa değerini yeniden 5 trilyon doların üzerine taşımıştır; sektördeki güçlenmenin tetikleyicisi Intel’in beklenti üstü bilançosu olmuştur (GuruFocus).

2.2. Asya — Asıl Performans Liderliği Burada

SK Hynix (Güney Kore): Hisseler yıl başından bu yana yaklaşık %90 primlenmiştir; 2025’te değer üç katına çıkmıştı. Q1 2026’da net kâr beş katına yükselmiş, gelirler 52,58 trilyon won’a ulaşmıştır. HBM bellek talebi ana sürücüdür (Reuters, Taipei Times).

TSMC (Tayvan): Q1 2026 kârı yıllık %58 artmıştır; bu, üst üste dördüncü çeyrek rekoru anlamına gelmektedir. Brüt marj %66’ya yükselmiş; 2026 yatırım harcaması rehberi 52–56 milyar dolara çıkarılmıştır (CNBC).

Çin (SMIC, Hua Hong): ABD ihracat kısıtlamaları yerli üretimi hızlandırmıştır. SMIC 2025’i 9,3 milyar dolarlık rekor gelirle kapamış, 2026 için 11 milyar doların üzeri öngörülmektedir. Çin çip hisseleri nisan sonunda AI iyimserliğiyle yeni bir ralliye girmiş, SMIC tek günde %9 primlenmiştir (CNBC, Investing.com).

2.3. Avrupa — Dar Ama Keskin

ASML (Hollanda): Q1 2026 gelirleri yıllık %13 artarak 8,8 milyar euroya ulaşmış; 2026 gelir tahmini 36–40 milyar euroya yükseltilmiştir. Buna karşın Çin satışlarındaki gerileme ve yüksek beklenti çıtası nedeniyle hisse, bilanço sonrası kısa vadede baskı altında kalmıştır (CNBC).

Soitec (Fransa): Yarı iletken malzeme üreticisi Soitec, Bloomberg’in Avrupa endeksinde 2026’nın en iyi performans gösteren hissesi konumundadır; YBB getiri yaklaşık %270, yalnızca nisan ayındaki getiri %66 düzeyindedir (Bloomberg).

  1. Değer Zincirinin Hangi Halkası Hangi Hikâyeyi Anlatıyor?
    Alt Segment Temsili Şirketler Sürücü
    Tasarım (fabless) NVIDIA, AMD GPU ve AI hızlandırıcı talebi
    Foundry (üretim) TSMC, SMIC Sub-7nm kapasite, capex artışı
    Bellek SK Hynix, Samsung, Micron HBM ve DDR fiyat döngüsü
    Ekipman ASML, Lam Research, Tokyo Electron EUV ve High-NA geçişi
    Malzeme Soitec, Shin-Etsu Wafer ve özel substratlar
    Bu tabloya bakıldığında, “yarı iletkene yatırım” ifadesinin tek bir varlık sınıfını değil, birbirinden farklı iş modelleri ve risk profillerine sahip birden çok alt segmenti kapsadığı görülür.
  2. Göz Ardı Edilmemesi Gereken Riskler
    Değerleme yoğunluğu. SOX endeksi son 12 ayda %150’nin üzerinde primlenmiştir (Barchart). Bu seviyede, beklenti altı bir bilanço bile sert düzeltmelere yol açabilir; ASML’in nisandaki tepkisi bunun güncel örneğidir (CNBC).

Konsantrasyon. Küresel ileri düğüm üretimi büyük ölçüde TSMC’de, HBM bellekte ise SK Hynix ve Samsung’da yoğunlaşmıştır. Tek bir tedarikçideki aksaklık tüm değer zincirini etkileyebilir.

Jeopolitik. ABD ihracat kısıtlamaları Çin’e satışları düşürürken yerli Çinli üreticileri güçlendirmektedir. Bu çift yönlü etki, bölge bazında çok farklı sonuçlar üretmektedir (CNBC).

Döngüsellik. Yarı iletken sektörü tarihsel olarak boom-bust döngülerine sahiptir. Mevcut talep “süper-döngü” olarak nitelendirilse de Deloitte raporu, AI talebinin yumuşaması halinde sektörün ne kadar tek temaya bağlı olduğunu vurgulamaktadır (Deloitte).

Kur ve faiz riski. Türk yatırımcı açısından TL bazında getirinin USD/EUR/KRW kur hareketleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekir.

  1. Bir Yatırımcı Olarak Kendinize Sorabileceğiniz Sorular
    Vadem ne? Kısa vadeli momentum mu yoksa çok yıllı bir tema mı takip ediyorum?

Çeşitlendirmem yeterli mi? Portföyümün ne kadarı tek bir tema (AI) ve tek bir sektör (yarı iletken) üzerinde yoğunlaşıyor?

Doğrudan hisse mi, ETF mi? Bölgesel ya da global yarı iletken ETF’leri tek hisse riskini dağıtabilir; ancak değer zincirinin belirli halkalarına maruziyet azalır.

Risk toleransım sektörün tarihsel volatilitesine uygun mu? SOX’un 2022’deki %35’lik düzeltmesi gibi senaryolar gerçekleşirse pozisyonumu nasıl yönetirim?

Vergi ve döviz boyutunu hesaba kattım mı? Yurt dışı borsa işlemlerinde stopaj, kur farkı vergilendirmesi ve aracı kurum maliyetleri nettir mi?

  1. Sonuç
    Mevcut veriler, yarı iletken yükselişinin küresel olduğunu fakat bölge ve alt segment bazında homojen olmadığını göstermektedir. ABD’de tasarım ve GPU oyuncuları, Asya’da bellek ve foundry, Avrupa’da ise ekipman ve özel malzeme şirketleri öne çıkmaktadır. Bu tablo, tek hisse veya tek bölge yerine değer zinciri farkındalığıyla kurgulanan bir maruziyetin daha bilinçli bir tercih olabileceğine işaret eder.

HATIRLATMA
Bu doküman bilgilendirme amaçlıdır; yatırım tavsiyesi, alım-satım önerisi veya finansal danışmanlık hizmeti niteliği taşımaz. SPK mevzuatı çerçevesinde yatırım danışmanlığı yalnızca lisanslı kurum ve kişilerce verilebilir. Yazıda atıf yapılan veriler, kaynakların yayım tarihindeki haliyle alınmıştır ve sonradan değişmiş olabilir. Yazar/derleyici, bu bilgilerin kullanımından doğabilecek hiçbir zarardan sorumlu tutulamaz.

Hazırlanma tarihi: 27 Nisan 2026

Kalust Şalcıoğlu

İran, Bitcoin’in Sessiz Zaferini İlan Etti

Trump yönetimi geçtiğimiz günlerde İran bağlantılı 344 milyon dolarlık kripto varlığı tek kararla dondurdu. Sıradan bir yaptırım haberi gibi görünen bu olay, aslında Bitcoin’in on altı yıldır savunduğu fikri tek başına ispatlıyor.

Her Paranın Bir Sahibi Var

Cüzdanınızdaki her para biriminin arkasında bir karar mercii bulunur. Dolarda ABD Hazinesi, euroda Avrupa Merkez Bankası, yuanda Çin Komünist Partisi son sözü söyler. Stablecoinler de farklı değildir: USDT’nin arkasında Tether, USDC’nin arkasında Circle durur. Telefon çaldığı an hesap kilitlenir. Bu bir abartı değil, son beş yılın somut özetidir.

Venezuela, İran, Rusya: Aynı Senaryonun Üç Sahnesi

Venezuela, dolara erişimini kaybedince çareyi USDT’de aradı; petrol gelirinin yaklaşık yüzde sekseni Tron ağı üzerinden hareket etti. Sistem 2020’den 2025’e kadar sorunsuz işledi, ardından Washington’dan gelen tek talimatla Tether cüzdanları dondurdu ve beş yıllık çözüm saniyeler içinde sona erdi.

Bu hafta aynı tablo İran’da yaşandı: ABD Hazinesi adresleri paylaştı, Tether harekete geçti, 344 milyon dolar bloke edildi. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası ise yaklaşık 300 milyar dolarlık merkez bankası rezervi donduruldu, ülke SWIFT’ten çıkarıldı, Visa ve Mastercard çekildi. Bir nükleer güç bir gecede küresel finans sisteminin dışına itildi.

Sıra Sizdeyse Nereye Sığınırsınız?

Yaptırım riski taşıyan bir ülkenin maliye bakanı olduğunuzu varsayın. Klasik seçenekleri eleyin…

USDT ve USDC: Az önce dondurulduklarını gördünüz.

Yuan: Pekin ile aranız bozulduğu gün CIPS de kapanır.

Altın: 500 milyon doları on dakikada sınır ötesine taşımak imkansızdır; kâğıt altın ise Londra bankacılık sistemine bağlıdır.

CBDC’ler: Üzerinde devlet damgası, kapatma düğmesi her an erişilebilir.

Listenin sonunda tek bir varlık kalır; Bitcoin!

Neden Bitcoin Kapatılamıyor?

Bitcoin’in arz tavanı 21 milyon adettir ve değiştirilemez. CEO’su, dondurma fonksiyonu, aranabilecek bir numarası yoktur. Satoshi Nakamoto bu yapıyı 2008 krizinin ardından bilinçli olarak kurdu: Merkeze bağlı her para bir gün kapatılır, o halde merkezsiz bir sisteme ihtiyaç vardır. On altı yıldır ağ kesintisiz test ediliyor ve bir kez bile durdurulamadı.

Sonuç

Venezuela’nın başarısız deneyi, İran’ın bu haftaki kaybı ve Rusya’nın 2022 şoku aynı cümlede buluşuyor: Merkeze bağlı her para bir gün kapatılabilir, Bitcoin kapatılamaz. Piyasa fiyatı bu gerçeği henüz tam yansıtmıyor olabilir, fakat tarihin yönü belli.

Not: Yukarıdaki değerlendirmem yatırım tavsiyesi niteliği taşımaz.

Kalust Şalcıoğlu

ABD, Çin Ekonomisinden Neden Korkuyor?

1970’ler. Dünya ekonomisinin toplam büyüklüğü yaklaşık 3,5 trilyon dolar. Bu büyüklüğün yüzde 35-40’ı tek bir ülkeye ait: ABD. Pasifik’in öte yakasında Japonya yüzde 5-7’lik payıyla henüz küçük bir oyuncu. Çin mi? Yüzde 1-2 ile neredeyse görünmez ama bu tablo değişecekti, hem de köklü biçimde…

Japonya Sahneye Çıkıyor

Yirmi yıl ileri saralım: 1990. Dünya ekonomisi 22 trilyon dolara ulaşmış. Japonya bu sürede inanılmaz bir performans sergileyerek payını yüzde 14-15’e çıkarmış. Amerikan otoyollarında Toyota’lar, evlerin salonlarında Sony televizyonlar, ceplerde Walkman’ler… Japonya sadece rakam olarak değil, gündelik hayatın her köşesinde kendini hissettiriyordu.

Tokyo’da o günlerde yaşasaydınız, bir gayrimenkul çılgınlığına tanık olurdunuz. Küçücük bir daire, Manhattan’daki lüks bir penthouse’la yarışır fiyatlara satılıyordu. Borsa rekor kırıyor, bankalar kredi yağdırıyor, herkes zenginleştiğini sanıyordu ama kimse duraksayıp sormuyordu: “Bu gerçek mi?”… Gerçek değildi!

Bir Anlaşma Her Şeyi Değiştirdi

1985, Washington. Büyük ekonomilerin temsilcileri Plaza Oteli’nde bir masanın etrafına oturdu. ABD’nin derdi açıktı: Amerikan malları pahalı, Japon malları ucuz ve bu nedenle ABD’nin ticaret açığı büyüyor. Çözüm? Doların değerini düşürmek. Anlaşma imzalandı. Japon yeni kısa sürede neredeyse iki katına çıktı.

Bunun ne anlama geldiğini basit bir örnekle düşünün: Dün 100 dolara sattığınız bir Japon otomobili, bugün alıcının gözünde 200 dolarmış gibi görünmeye başladı. Satışlar düştü, fabrikalar yavaşladı, kâr marjları eridi.

Tokyo ne yaptı? Panik halinde faizleri iyice düşürdü. Bankalara “daha fazla kredi verin” dedi. Para muslukları sonuna kadar açıldı. Kısa vadede rahatlatıcıydı bu; tıpkı ağrı kesicinin ağrıyı geçirmesi gibi. Ama hastalık yerindeydi ve büyüyordu.

Balonun Patladığı Gün

1990’ın başlarında Tokyo’da bir sabah, borsa alışıldık gibi açıldı ama alışıldık gibi kapanmadı. Nikkei endeksi düşmeye başladı. Önce yüzde 10, sonra 20, sonra 30… Birkaç yıl içinde değerinin yarısından fazlası buharlaşmıştı. Tokyo’nun göklere çıkan ev fiyatları? Bazı semtlerde yüzde 70 düştü. Dünün milyonerleri bir sabah borçlu uyandı.

Bankalar felaketteydi. Verdikleri kredilerin büyük bölümü geri gelmeyecekti. Japonya’nın en köklü aracı kurumlarından biri (Yamaichi Securities) battı. Long-Term Credit Bank’a devlet tarafından el konuldu. Her gün gazetelerde yeni bir kötü haber, yeni bir batış haberi çıkıyordu.

Tahtlar Devrildi

O dönemde dünyanın en büyük on bankasının neredeyse yarısı Japon’du. Mitsubishi, Sumitomo, Sanwa, Dai-Ichi Kangyo, Fuji… Bu isimler küresel finansın krallarıydı. Bugün aynı listeye bakın: taht tamamen el değiştirmiş. Zirvedekiler artık Çin’in devasa kamu bankaları; Industrial and Commercial Bank of China, China Construction Bank ve diğerleri. Japon bankalarının adı bile geçmiyor ilk onda!

Sessiz Çöküş

Kriz sadece bankacıları vurmadı, Japonya’nın sembol şirketlerini de yuttu. Bir zamanlar her evde bir ürünü olan marka Sanyo Electric tarihten silindi. Sharp, yabancı bir şirkete satıldı. Panasonic kendini küçülte küçülte ayakta kalmaya çalıştı. Sony, dünyanın gözünde artık eskisi kadar parlamıyordu.

Japonya bu döneme “kayıp on yıl” adını taktı. Ama on yıl iyimser bir ifadeydi. Ekonomi büyümüyordu. Fiyatlar düşüyordu. İnsanlar harcamıyordu çünkü “yarın daha ucuz olur” diye bekliyorlardı. Bu beklenti ekonomiyi daha da yavaşlatıyordu. Bu bir kısırdöngüydü ve Japonya bu döngüden yıllarca çıkamadı.

Yeni Perde: Çin

Şimdi sahneye başka bir dev çıkıyor. 2000-2020 arası Çin her yıl yüzde 8-10 büyüdü. Dünyanın fabrikası oldu. Telefonunuzdan ayakkabınıza, bilgisayarınızdan oyuncağınıza kadar her şeyin üzerinde “Made in China” yazıyordu ama bu büyüme hikâyesinin de gölgeleri vardı. Çin’de devasa bir inşaat furyası yaşandı. Şehirler yükseldi, gökdelenler dikildi, konut projeleri birbiri ardına açıldı. Yerel yönetimler borçlandı. Aileler ağır konut kredilerine girdi. Herkes inşaat sektörünün sonsuza kadar büyüyeceğine inandı.

Sonra Evergrande haberleri geldi. Dünyanın en borçlu gayrimenkul şirketi ödemelerini yapamaz hale geldi. Ardından Country Garden… Domino taşları sallanmaya başladı. Japonya’nın 1990’ını hatırlayanlar için bu manzara rahatsız edici ölçüde tanıdıktı ama Çin, Japonya değildi! Pekin, parasının değerini hiçbir zaman piyasanın insafına bırakmadı. Yuan sıkı devlet kontrolünde kaldı. Sermaye hareketleri denetim altında tutuldu. Bu, Çin’e Japonya’nın sahip olmadığı bir kalkan sağladı ama aynı zamanda ekonomiyi daha kapalı, daha az esnek bir yapıya da hapsetti.

ABD: Oyun Kurucunun Yeni Hamlesi

Washington’ın hikâyesi ise her dönemde aynı yani sahnenin merkezinde kalmak. 1985’te Plaza Anlaşması’yla Japonya’nın ipini çeken ABD, bugün Çin’e karşı farklı silahlar kullanıyor. Gümrük duvarları yükseliyor. Çip teknolojileri yasaklanıyor. Mesaj açık: “Zirveye bu kadar yaklaşabilirsin, ama daha fazlasına izin vermeyeceğim.”

2025 sonu itibarıyla dünyanın toplam ekonomik büyüklüğü 115 trilyon dolar. ABD yüzde 25’lik dilimini koruyor (dikkat edin; otuz beş yıldır neredeyse yerinden kıpırdamamış). Çin yüzde 17 ile Japonya’nın 1990’daki konumuna gelmiş. Japonya ise yüzde 4-5’e gerilemiş yani Çin’in otuz beş yıl önceki küçük gölgesine düşmüş.

Sonuç

Japonya’nın öyküsü bir uyarı niteliğinde: hızlı büyümek, kalıcı olmak anlamına gelmiyor. Peki Çin aynı kaderi mi paylaşacak? Muhtemelen aynı şekilde değil. Çin’in devasa iç pazarı, devletin ekonomi üzerindeki demir yumruğu ve farklı finansal mimarisi, Japonya tarzı ani bir çöküşü olası kılmıyor.

Daha büyük ihtimal şu: Çin çökmeyecek ama yavaşlayacak. Uzun, sessiz ve sancılı bir yavaşlama. Ve bu süreçte ABD ile Çin arasındaki güç mücadelesi, sadece iki başkentin değil, yedi buçuk milyar insanın ekonomik geleceğini şekillendirecek.

Hikâye henüz bitmedi. Belki de en kritik perdesindeyiz.

Kalust Şalcıoğlu

ABD – İran Ateşkesi Geldi, Altın Neden Az Sevindi?

Şubat ayının son haftasında fitil ateşlendiğinde, kimse bu yangının nereye kadar ulaşacağını bilmiyordu. Başlangıçta lokalize bir askeri gerilim gibi görünen tablo, kısa sürede küresel bir tehdit haritasına dönüştü. ABD ve İsrail’in sahaya sürdüğü operasyonlar İran’ın doğrudan müdahalesiyle karşılık bulunca, savaşın gölgesi yalnızca topraklar üzerinde değil, dünyanın dört bir yanındaki ekranlarda da belirdi.

Piyasalar bu karmaşaya alışkın değil, ama tecrübeli. Kriz dönemlerinde fiyat hareketleri düz bir çizgi izlemez; yukarı çıkar, aşağı iner, tekrar döner. Yatırımcı psikolojisi saatlerce, hatta dakikalarca değişir. Bu yüzden sürecin fotoğrafını yalnızca belirli günlerin kapanış rakamlarına bakarak çekmeye çalışmak, tablonun büyük kısmını kaçırmak demektir. Gerçek hareket, aradaki dalgalanmada gizlidir.

7 Nisan 2026 gecesi duyurulan ateşkes kararı, beklenmedik bir andı. Piyasalar bunu hemen fiyatlamaya başladı. Gerilimin en kritik düğüm noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın yeniden işlevine kavuşacağına dair beklenti, küresel enerji arzı üzerindeki baskının azalabileceği umudunu beraberinde getirdi. Risk iştahı, kısa bir süreliğine de olsa, yeniden açılır gibi oldu.

Ama bu bir zafer değildi. Ateşkes, savaşın bitişi anlamına gelmez; zaman zaman yalnızca tarafların nefes almak için durakladığı bir araya denk gelir. Finansal sistemler belirsizlik tamamen dağılmadan istikrara kavuşmaz. Güven, bir açıklamayla inşa edilmez; onlarca veri noktasının birikiminden doğar. Eğer mevcut diplomatik tablo kalıcı bir zemine oturmazsa, piyasalar kaldığı yerden dalgalanmaya devam edecek demektir.

İşte tam bu noktada altının davranışı, bu dönemin en ilginç hikayesini oluşturdu.

Kriz büyüdükçe petrol fiyatları sert yükseldi. Yükselen enerji maliyetleri üretimi, lojistiği, tüketim sepetini etkiledi. Enflasyon beklentileri hızla yukarı revize edildi. Bu tablo, merkez bankalarının faizleri daha uzun süre yüksek tutacağı ya da yeni artışlara gidebileceği ihtimalini güçlendirdi.

Faiz beklentileri yükseldiğinde altın sıkışır. Bunun basit bir açıklaması var: Altın herhangi bir getiri sunmaz. Elde tutmak için bir fırsat maliyeti ödersiniz. Faiz oranları düşükken bu maliyet katlanılabilirdir; ama faizler yükseldiğinde tahvil ya da para piyasası aracı gibi getiri sunan varlıklar cazip hale gelir. Yatırımcıların bir kısmı tam da bu hesabı yaparak altından çıktı.

Buna ek olarak bazı kurumsal oyuncuların ve merkez bankalarının kriz ortamında likidite ihtiyacını karşılamak amacıyla altın satışına yöneldiği de gözlemlendi. Normalde yükselmesi beklenen bir varlık, tam da en kritik anlarda fiyat kaybetti. Altının bu hareketi, piyasaların bu kriz dönemini ne kadar çok boyutlu fiyatladığının somut göstergesiydi.

Ateşkes sonrasında ise tablo hâlâ netleşmedi.

Gerilimin kökleri çözüme kavuşmadığı sürece, güvenli varlıklara olan talebin yeniden canlanması kuvvetle muhtemel. Jeopolitik sahne kırılgan olmaya devam ediyor. Büyük güçlerin hesaplanması güç adımlar atabileceği bir ortamda, herhangi bir gelişme mevcut dengeyi kolaylıkla bozabilir. Bir operasyon, bir açıklama, hatta bir söylem değişikliği bile fiyatları yeniden harekete geçirebilir.

Bu nedenle ateşkesi kalıcı bir kırılma noktası olarak konumlandırmak şu an için gerçekçi değil. Piyasalar geçici bir soluklanma aşamasında ve bir sonraki gelişmeyi bekliyor.

Önümüzdeki günlerde diplomatik masada ne konuşulduğundan çok, piyasaların bu konuşmalara nasıl tepki verdiği belirleyici olacak. Çünkü finansal göstergeler, çoğu zaman siyasi söylemlerin çok önünde gerçeği fiyatlar.

Peki altın ne yapacak?

Net konuşmak gerekirse: Yükselecek.

Ateşkes şu an kağıt üzerinde duruyor. Altında çözülmemiş hesaplar, derin bir güvensizlik ve son derece kırılgan bir diplomatik zemin var. Tarihsel olarak bu tür ateşkesler, kalıcı barışın habercisi olmaktan çok yeniden gerilimin öncülü olmuştur.

Faiz baskısı kısa vadede fiyatı tutabilir, hatta biraz daha geri çekebilir. Ama orta vadede üç şey altını yukarı taşıyacak: Belirsizlik devam ediyor, sorun çözülmedi yalnızca ertelendi. Merkez bankaları altın almayı bırakmadı, uzun vadeli talep yapısı bozulmadı. Enflasyon hâlâ masada, reel faizler düştükçe altın nefes alır.

Şu an yaşanan satış dalgası trendden bir kopuş değil, likidite ihtiyacından kaynaklanan geçici bir baskıdır.

Kalust Şalcıoğlu