1970’ler. Dünya ekonomisinin toplam büyüklüğü yaklaşık 3,5 trilyon dolar. Bu büyüklüğün yüzde 35-40’ı tek bir ülkeye ait: ABD. Pasifik’in öte yakasında Japonya yüzde 5-7’lik payıyla henüz küçük bir oyuncu. Çin mi? Yüzde 1-2 ile neredeyse görünmez ama bu tablo değişecekti, hem de köklü biçimde…
Japonya Sahneye Çıkıyor
Yirmi yıl ileri saralım: 1990. Dünya ekonomisi 22 trilyon dolara ulaşmış. Japonya bu sürede inanılmaz bir performans sergileyerek payını yüzde 14-15’e çıkarmış. Amerikan otoyollarında Toyota’lar, evlerin salonlarında Sony televizyonlar, ceplerde Walkman’ler… Japonya sadece rakam olarak değil, gündelik hayatın her köşesinde kendini hissettiriyordu.
Tokyo’da o günlerde yaşasaydınız, bir gayrimenkul çılgınlığına tanık olurdunuz. Küçücük bir daire, Manhattan’daki lüks bir penthouse’la yarışır fiyatlara satılıyordu. Borsa rekor kırıyor, bankalar kredi yağdırıyor, herkes zenginleştiğini sanıyordu ama kimse duraksayıp sormuyordu: “Bu gerçek mi?”… Gerçek değildi!
Bir Anlaşma Her Şeyi Değiştirdi
1985, Washington. Büyük ekonomilerin temsilcileri Plaza Oteli’nde bir masanın etrafına oturdu. ABD’nin derdi açıktı: Amerikan malları pahalı, Japon malları ucuz ve bu nedenle ABD’nin ticaret açığı büyüyor. Çözüm? Doların değerini düşürmek. Anlaşma imzalandı. Japon yeni kısa sürede neredeyse iki katına çıktı.
Bunun ne anlama geldiğini basit bir örnekle düşünün: Dün 100 dolara sattığınız bir Japon otomobili, bugün alıcının gözünde 200 dolarmış gibi görünmeye başladı. Satışlar düştü, fabrikalar yavaşladı, kâr marjları eridi.
Tokyo ne yaptı? Panik halinde faizleri iyice düşürdü. Bankalara “daha fazla kredi verin” dedi. Para muslukları sonuna kadar açıldı. Kısa vadede rahatlatıcıydı bu; tıpkı ağrı kesicinin ağrıyı geçirmesi gibi. Ama hastalık yerindeydi ve büyüyordu.
Balonun Patladığı Gün
1990’ın başlarında Tokyo’da bir sabah, borsa alışıldık gibi açıldı ama alışıldık gibi kapanmadı. Nikkei endeksi düşmeye başladı. Önce yüzde 10, sonra 20, sonra 30… Birkaç yıl içinde değerinin yarısından fazlası buharlaşmıştı. Tokyo’nun göklere çıkan ev fiyatları? Bazı semtlerde yüzde 70 düştü. Dünün milyonerleri bir sabah borçlu uyandı.
Bankalar felaketteydi. Verdikleri kredilerin büyük bölümü geri gelmeyecekti. Japonya’nın en köklü aracı kurumlarından biri (Yamaichi Securities) battı. Long-Term Credit Bank’a devlet tarafından el konuldu. Her gün gazetelerde yeni bir kötü haber, yeni bir batış haberi çıkıyordu.
Tahtlar Devrildi
O dönemde dünyanın en büyük on bankasının neredeyse yarısı Japon’du. Mitsubishi, Sumitomo, Sanwa, Dai-Ichi Kangyo, Fuji… Bu isimler küresel finansın krallarıydı. Bugün aynı listeye bakın: taht tamamen el değiştirmiş. Zirvedekiler artık Çin’in devasa kamu bankaları; Industrial and Commercial Bank of China, China Construction Bank ve diğerleri. Japon bankalarının adı bile geçmiyor ilk onda!
Sessiz Çöküş
Kriz sadece bankacıları vurmadı, Japonya’nın sembol şirketlerini de yuttu. Bir zamanlar her evde bir ürünü olan marka Sanyo Electric tarihten silindi. Sharp, yabancı bir şirkete satıldı. Panasonic kendini küçülte küçülte ayakta kalmaya çalıştı. Sony, dünyanın gözünde artık eskisi kadar parlamıyordu.
Japonya bu döneme “kayıp on yıl” adını taktı. Ama on yıl iyimser bir ifadeydi. Ekonomi büyümüyordu. Fiyatlar düşüyordu. İnsanlar harcamıyordu çünkü “yarın daha ucuz olur” diye bekliyorlardı. Bu beklenti ekonomiyi daha da yavaşlatıyordu. Bu bir kısırdöngüydü ve Japonya bu döngüden yıllarca çıkamadı.
Yeni Perde: Çin
Şimdi sahneye başka bir dev çıkıyor. 2000-2020 arası Çin her yıl yüzde 8-10 büyüdü. Dünyanın fabrikası oldu. Telefonunuzdan ayakkabınıza, bilgisayarınızdan oyuncağınıza kadar her şeyin üzerinde “Made in China” yazıyordu ama bu büyüme hikâyesinin de gölgeleri vardı. Çin’de devasa bir inşaat furyası yaşandı. Şehirler yükseldi, gökdelenler dikildi, konut projeleri birbiri ardına açıldı. Yerel yönetimler borçlandı. Aileler ağır konut kredilerine girdi. Herkes inşaat sektörünün sonsuza kadar büyüyeceğine inandı.
Sonra Evergrande haberleri geldi. Dünyanın en borçlu gayrimenkul şirketi ödemelerini yapamaz hale geldi. Ardından Country Garden… Domino taşları sallanmaya başladı. Japonya’nın 1990’ını hatırlayanlar için bu manzara rahatsız edici ölçüde tanıdıktı ama Çin, Japonya değildi! Pekin, parasının değerini hiçbir zaman piyasanın insafına bırakmadı. Yuan sıkı devlet kontrolünde kaldı. Sermaye hareketleri denetim altında tutuldu. Bu, Çin’e Japonya’nın sahip olmadığı bir kalkan sağladı ama aynı zamanda ekonomiyi daha kapalı, daha az esnek bir yapıya da hapsetti.
ABD: Oyun Kurucunun Yeni Hamlesi
Washington’ın hikâyesi ise her dönemde aynı yani sahnenin merkezinde kalmak. 1985’te Plaza Anlaşması’yla Japonya’nın ipini çeken ABD, bugün Çin’e karşı farklı silahlar kullanıyor. Gümrük duvarları yükseliyor. Çip teknolojileri yasaklanıyor. Mesaj açık: “Zirveye bu kadar yaklaşabilirsin, ama daha fazlasına izin vermeyeceğim.”
2025 sonu itibarıyla dünyanın toplam ekonomik büyüklüğü 115 trilyon dolar. ABD yüzde 25’lik dilimini koruyor (dikkat edin; otuz beş yıldır neredeyse yerinden kıpırdamamış). Çin yüzde 17 ile Japonya’nın 1990’daki konumuna gelmiş. Japonya ise yüzde 4-5’e gerilemiş yani Çin’in otuz beş yıl önceki küçük gölgesine düşmüş.
Sonuç
Japonya’nın öyküsü bir uyarı niteliğinde: hızlı büyümek, kalıcı olmak anlamına gelmiyor. Peki Çin aynı kaderi mi paylaşacak? Muhtemelen aynı şekilde değil. Çin’in devasa iç pazarı, devletin ekonomi üzerindeki demir yumruğu ve farklı finansal mimarisi, Japonya tarzı ani bir çöküşü olası kılmıyor.
Daha büyük ihtimal şu: Çin çökmeyecek ama yavaşlayacak. Uzun, sessiz ve sancılı bir yavaşlama. Ve bu süreçte ABD ile Çin arasındaki güç mücadelesi, sadece iki başkentin değil, yedi buçuk milyar insanın ekonomik geleceğini şekillendirecek.
Hikâye henüz bitmedi. Belki de en kritik perdesindeyiz.
Kalust Şalcıoğlu









Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.