ÜNİVERSİTEDE ÖĞRENCİLERE BİLGİSAYARLARINI KAPATTIRAN CÜMLE…

Yapay zekanın en bilinen isimlerinden Profesör Andrew Ng, Stanford Üniversitesi’ndeki dersine öyle bir cümleyle başladı ki, sınıftaki öğrencilerin neredeyse yarısı dizüstü bilgisayarlarını kapattı. Söylediği şey sadece bir uyarı değildi; aynı zamanda önümüzdeki on yılda iş dünyasının nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir öngörüydü:

“Önümüzdeki 10 yılda kazananları kaybedenlerden ayıracak şey, iyi kod yazabilmek olmayacak.”

Peki neden böyle söyledi? Çünkü yapay zeka sayesinde artık herkes çok hızlı üretim yapabiliyor. Yani “bir işi nasıl yaparım” sorusu eski önemini yitirdi. Asıl soru şu hale geldi: “Hangi işi yapmaya değer?” Yanlış bir konuda harika çözümler üretenler, doğru konuda eksik çözümler sunanların gerisinde kalıyor. Kısacası, hangi kapıyı çaldığınız, o kapıyı ne kadar güzel çaldığınızdan daha önemli.

Peki hangi işin uğraşmaya değer olduğunu nasıl anlayacağız? Andrew Ng burada üç adımlı, oldukça sert bir eleme yöntemi öneriyor:

  1. Adım: Bunu gerçekten isteyen biri var mı?

Çoğu insan sadece kendisine “havalı” gelen fikirlere takılıp kalıyor. Oysa önemli olan, sizin ne kadar heyecanlandığınız değil, başkalarının bu çözüme ne kadar ihtiyaç duyduğu. Şu soruyu kendinize sorun: İnsanlar bunun için para öder mi? Ya da her gün kullanır mı? Cevap “hayır” ise, ne kadar zekice bir fikir olursa olsun, karşılığını bulması zor olacaktır.

  1. Adım: Bunu sıradan bir yapay zeka zaten halledebilir mi?

ChatGPT gibi genel bir yapay zekaya tek bir komutla çözdürebileceğiniz bir işe vakit harcamayın. Çünkü böyle çözümleri herkes kolayca kopyalayabilir ve değerini hızla kaybeder. Asıl kazandıran fikirler; yapay zekanın gücüyle sizin kendi alanınızdaki bilginizin, deneyiminizin ve elinizdeki özel verilerin birleştiği yerde ortaya çıkıyor. İşte rakiplerinizin kolayca ulaşamayacağı o “korunaklı alan” burası.

  1. Adım: Bunu 7 gün içinde yayına alabilir misin?

Belki de en önemli kural bu. Aylarca kapalı kapılar ardında “kusursuz ürün” yapmaya çalışanlar neredeyse her zaman kaybediyor. Kazananlar ise eksik, çirkin, hatta biraz utandırıcı bile olsa “çalışan” bir ilk sürümü hızla piyasaya süren ve sonra kullanıcılardan gelen geri bildirimlerle ürünü adım adım geliştirenler. Yani önce sahaya çıkıyorlar, sonra öğrenerek büyüyorlar.

Sonuç: Mükemmellik beklemek size pahalıya patlar.

Sonuç olarak, “her şey kusursuz olsun” düşüncesi bugün artık bir erdem değil, ciddi bir dezavantaj. Bu dönemin kazananları en temiz kodu yazanlar ya da en güzel tasarımı yapanlar değil. Kazananlar; doğru problemi bulan ve rakipleri daha düşünme aşamasındayken o “henüz tam olmamış” ürünü cesurca piyasaya çıkaranlar. Çünkü yapay zeka çağı; teknik ustalığı değil, doğru sezgiyi, hızı ve sürekli geliştirme disiplinini ödüllendiriyor.

Kalust Şalcıoğlu

DÜNYA ÇÖKÜYOR MU, YOKSA YENİDEN Mİ KURULUYOR?

Son bir yılın küresel gündemini düşündüğünüzde nasıl bir tablo görüyorsunuz? Gündem sürekli değişiyor gibi görünüyor. Bir gün yapay zekâ konuşuluyor, ertesi gün jeopolitik krizler, ardından ticaret gerilimleri veya finansal belirsizlikler. Çoğu insan bu gelişmeleri ayrı başlıklar halinde değerlendiriyor. Oysa olayları yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan manzara oldukça farklı. Yapay zekâ teknolojileri çok hızlı ilerliyor ve birçok analiz önümüzdeki yıllarda milyonlarca işin dönüşeceğini söylüyor. Aynı dönemde Epstein dosyaları gibi devasa belgelerin açıklanması siyaset ve iş dünyasına yönelik güveni sarsıyor. Küresel ticaret sisteminde Amerika’nın uyguladığı tarifeler yeni gerilimler yaratıyor. Dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar devam ediyor. Devletler arasındaki güven seviyesi düşüyor. Birçok ülkede siyasi kutuplaşma daha keskin hale geliyor. İran ile Amerika arasındaki gerilim yeniden yükseliyor. Ekonomik belirsizlik göstergeleri ise uzun zamandır görülmeyen seviyelere çıkmış durumda.

Bu gelişmelerin her biri farklı alanlara ait gibi görünüyor. Teknoloji başka bir başlık, ekonomi başka, jeopolitik başka… Fakat hepsinin aynı zaman diliminde ortaya çıkması tesadüf değil! Bu sayede ortak bir atmosfer oluşuyor: sistemlerin zorlandığı ve eski dengelerin sarsıldığı bir dönem. Bu yüzden bugün birçok yorumcu benzer ifadeler kullanıyor. Dünya düzeninin çözülmeye başladığını, tarihte görülmemiş bir karmaşa yaşandığını söylüyorlar. Ancak tarihe biraz daha geniş bir açıdan baktığınızda başka bir örüntü görürsünüz. Büyük teknolojik sıçramalar çoğu zaman düzenli ve sakin dönemlerde değil, aksine oldukça çalkantılı dönemlerde ortaya çıkar.

19. yüzyılda demiryolu ağlarının hızla genişlemesi bunun iyi bir örneğidir. Demiryolları yalnızca ulaşımı hızlandırmadı; ticaretin, şehirleşmenin ve sanayinin yapısını değiştirdi. Mallar ve insanlar çok daha geniş coğrafyalarda hareket edebilir hale geldi. Fakat bu dönüşüm istikrarlı bir ortamda gerçekleşmedi. Demiryolu yatırımları büyük finansal balonlara yol açtı. Birçok ülkede ekonomik krizler yaşandı. Eski ticaret yollarına dayanan sektörler hızla değer kaybetti. Buna rağmen demiryolu ve çelik endüstrisi sonunda modern sanayi ekonomisinin omurgasını oluşturdu.

Bir başka büyük dönüşüm petrol ve motor teknolojilerinin yükselişiyle yaşandı. İçten yanmalı motor, otomobil ve havacılık üretim sistemlerini, ulaşımı ve enerji kullanımını kökten değiştirdi. Ancak bu teknolojik sıçrama aynı zamanda son derece sert bir jeopolitik döneme denk geldi. Birinci Dünya Savaşı patladı. Küresel ekonomik krizler yaşandı. Ardından İkinci Dünya Savaşı başladı. Yaklaşık kırk yıl boyunca dünya savaşlar, krizler ve büyük siyasi sarsıntılarla karşı karşıya kaldı. Yine de bu dönemden sonra ortaya çıkan ekonomik yapı 20. yüzyılın büyüme modelini belirledi. Petrol ekonomisi, otomotiv sektörü ve küresel ulaşım ağları modern tüketim toplumunun temelini oluşturdu.

Üçüncü büyük dönüşüm bilgisayar ve dijital teknolojilerin yükselişiyle gerçekleşti. Kişisel bilgisayarların yaygınlaşması ve internetin ortaya çıkması bilgi üretimini ve iletişimi kökten değiştirdi. İş yapma biçimleri dönüşmeye başladı. Ancak bu süreç de oldukça sarsıcı başladı. 2000 yılında teknoloji hisselerinin oluşturduğu balon patladı. Ardından 11 Eylül saldırıları gerçekleşti ve dünya yeni bir güvenlik paradigmasına girdi. 2008’de küresel finans sistemi ciddi bir kriz yaşadı. Buna rağmen dijital teknolojiler kısa sürede ekonominin merkezine yerleşti. İnternet, mobil cihazlar ve veri ekonomisi birçok sektörün yapısını değiştirdi. Teknoloji şirketleri küresel ekonominin en güçlü aktörleri haline geldi.

Bu üç dönem incelendiğinde benzer bir dinamik görülür. Önce yeni bir teknoloji ortaya çıkar ve büyük bir potansiyel yaratır. Ardından mevcut düzen bu değişime uyum sağlamakta zorlanır. Ekonomik ve siyasi sarsıntılar yaşanır. Zaman içinde eski sistem yerini yeni bir yapıya bırakır. Bugün yaşanan gelişmeler de bu sürecin yeni bir aşaması. Yapay zekâ üretim süreçlerini ve çalışma hayatını yeniden şekillendirme potansiyeline sahip. Aynı anda kurumlara duyulan güven azalıyor, küresel borç seviyesi artıyor ve jeopolitik gerilimler yükseliyor. Bu tabloyu yalnızca kaos olarak görmek mümkündür. Ama tarihe baktığınızda başka bir ihtimali de görürsünüz: büyük dönüşümler çoğu zaman tam da böyle dönemlerde başlar. Bu tür dönemlerde insanlar genellikle iki farklı yol seçer. Bazıları belirsizlikten dolayı geri çekilir ve beklemeyi tercih eder. Diğerleri ise değişimin yönünü anlamaya çalışır ve yeni koşullara uyum sağlamaya çalışır. Tarih boyunca yeni ekonomik düzenlerin mimarları çoğunlukla ikinci gruptan çıkmıştır. Demiryollarının ekonomik etkisini erken kavrayanlar sanayi çağının liderleri oldu. Petrol ve otomobil çağını doğru okuyanlar 20. yüzyılın büyük şirketlerini kurdu. Dijital devrimi erken benimseyenler internet ekonomisini şekillendirdi. Bugün ise benzer bir soru yeniden karşımızda duruyor. Bu dönüşümü sadece izleyenlerden mi olacaksınız, yoksa onu anlamaya çalışanlardan mı?

Kalust Şalcıoğlu